Bizans Tarihine Genel Bakış

1261 SONRASI BİZANS’IN YENİDEN KURULMASI 1.1. VIII. Mikhael ( 1261-1282 ) Dönemi

M.S. 395 yılında, Roma İmparatoru Diocletianus’un, çok geniş olan ülkesinin yönetimini kolaylaştırmak için imparatorluğunu doğu ve batı diye iki bölüme ayırması ile Batı Roma ve Doğu Roma İmparatorluğu[1] adıyla anılan Bizans imparatorluğu kurulur.

Batı Roma İmparatorluğu 5. y.y.da Germen kabilelerince yıkılır. Diocletianus, doğu bölümünün yönetimini elinde tutmuş, İzmit’i başkent yapmıştır. Diocletianus’tan sonra gelen büyük I. Costantinus, 330'da imparatorluğun başkentini eski Yunan kenti Byzantion'a (Bizans) taşıdı ve yeni başkente, Constantinus'un kenti anlamına gelen Konstantinopolis (Constantinopolis[2]) adını verdi. Constantinus, Konstantinopolis'te yeni bir yönetim oluşturdu ve kenti yeniden imar etti. Roma çoktanrılı olmasına karşın, Konstantinopolis'i bir Hıristiyan kenti yaptı ve kendisi de bu dini benimsedi. Doğu Roma İmparatorluğu da denilen Bizans İmparatorluğu, üç büyük ülkeden meydana geliyordu, Balkan Yarımadası, Asya ülkesi ve Afrika ülkesi. Bizans m. 395’ ten sonra Germen ve Türk kavimlerinin istilalarına maruz kaldı. Dördüncü y.y.ın sonlarına doğru Hun Türkleri Doğu Avrupa’ya geldiler ve Tuna Vadisine yerleştiler. Böylece Batı ve Doğu Roma İmparatorluklarını tehdide başladılar. Bizanslılar, Türk Hun Hakanı Uldız ve Attila’nın kuşatmalarından, yılda kilolarca verdikleri altın sayesinde kurtuldular. Ancak Attila’nın ölümü ile Hun tehlikesi Bizans için ortadan kalktı. Hun Türklerinin yerini onlar gibi Kuzeydoğu Asya’dan gelen Avar Türkleri aldı. Orta Avrupa’yı ele geçiren Avarlar, Çorlu’ya kadar gelerek Bizans’ı yıllık haraca bağladılar. 626 yılında da Konstantinhapolis’i kuşattılar. Bu, Türklerin tarihteki ilk İstanbul kuşatmasıdır. Bu durum Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.s) zamanına rastlar. 12 Ağustos"  günü şehri düşürmekten ümidini kesen Avar Hanı, daha fazla kan dökülmesini istemeyerek geri çekildi[3].

Yedinci y.y.da Müslüman Arapların, 11. y.y.ın son yarısında da Müslüman Türklerin gerçekleştirdikleri fetihler ile, Bizans en zengin eyaletlerini kaybetmişti. Bizans’ın Balkanlardaki sınırları da zaman zaman batıdan gelen saldırılara maruz kalmış, fakat genellikle Balkanlara hakim görünmüş ve bu yarımadada görülen rakiplerini güç de olsa yenmeyi başarmıştı. M.1071’de Sultan Alparslan, onun ardından Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu’nun kapılarını Türklere açmıştı.

 IV. Haçlı Seferi’nde, Bizans'ın başkenti Konstantinopolis, dindaşları tarafından ele geçirildi (13 Nisan 1204) ve Konstantinopolis'te, bir  Latin İmparatorluğu kuruldu. Parçalanan Bizans İmparatorluğu'nun diğer yerleri Haçlı önderlerin yönetiminde Latin devletleri haline geldi. Haçlıların el koymadığı Bizans topraklarında ise bağımsız küçük Bizans devletleri kuruldu. Bu devletlerin en güçlüsü Nikaia'da (İznik) ortaya çıktı. 1208'de, I. Theodoros Laskaris, "Roma imparatoru" ilan edildi. Daha sonra tahta geçenler Nikaia egemenliğini Avrupa'ya kadar genişleterek devleti bir imparatorluğa dönüştürdü.  Nikaia imparatorlarından IV. İoannes'i tahttan indiren general Mikhael (Mihail) Palaiologos, VIII. Mikhael adıyla taç giydikten sonra, 1261'de servetinden ve şöhretinden çok şey kaybetmiş olan Konstantinopolis'e girerek 57 yıl süren Latin egemenliğine son verdi ve Palailogoslar[4] dönemi başladı[5].

Nikaia’lı devlet adamı ve tarihçi Georgios Akropolites'in vardığı kanıya göre, Roma İmparatorluğunun tarihi, Bizans kilisesi ve devletinin dindaşları olan Haçlılar nedeniyle yaşadıkları sürgün yılları boyunca da hiç kesintiye uğramadan devam etmişti[6]. Nikaia’daki yeni İmparator Constantinius’un, Konstantinopolis’te yönetimi tekrar kurması, aslında Nikaia’dan Bizans’a taşınması olarak anlaşılmalıdır[7]. Bizans’ın genel tarihi incelenirken taşınma ile başlayan bu son dönem olan Paleologos hanedanı döneminin, kaçınılmaz sonra doğru yaklaşılan, kesin yıkılıştan önceki son çırpınış devri olduğunu kabul etmek gerekir[8].

1261'de Nikaia'daki imparatorluk Konstantinopolis'e taşındığı sırada, onun buyruğu altındaki topraklar Anadolu'nun en batı kesiminden ve kıyıya yakın Ege Denizi adalarının birkaçından, bir de Bizans Trakya'sı ile Tessalonike/Selanik dahil Makedonya'dan ibaret bulunuyordu. Trabzon, Bizans’ın üstünlüğünü tanımamakta ve Venedik, takımadaların birçok şehrini elinde tutmaktaydı[9]. Mevcut durumda Anadolu'da, yüzlerce kilometre uzunluğunda bir sınırı, Türklere ve Moğollara karşı savunmak gerekiyordu. Elde kalan Avrupa illeri, artık tamamen bağımsız olan Sırp ve Bulgar krallıklarının tehdidi altındaydı. Orta ve güney Yunanistan, Atina ve Mora, hala Frankların (Fransızların) sömürgesi durumundaydı ve buraların hükümdarları, doğal olarak, yeniden canlanan Bizans İmparatorluğuna düşmandılar. Akdeniz'in doğusundan batısına uzanan ticaret yolları, Ve­nedikli ya da Cenovalı İtalyan tacirlerin sıkı denetimi altındaydı ve bun­lar kendi çıkarlarını ister Bizanslıların olsun, ister Latinlerin olsun her­hangi bir imparatorluğun çıkarlarından daha önde tutuyorlardı[10]. Bu tüccar Cumhuriyetler Bizans İmparatorluğunun vesayetleri altından çıkmasını istemiyorlardı[11].

Latinlerin 1261 de Konstantinapolis’ ten atılması doğu ile batı arasındaki diğer bütün çatışmaları olduğu gibi dini fikir ayrılığını da yeniden su yüzüne çıkarmıştır. Lyon konsilinde 1274 de yapılan kiliseler birliği anlaşması bile bu gidişin önüne geçememiştir[12]. Konstantinpolis’ ten imparator Mikhael'in yeni Papa'ya gönderdiği iki metropolit kaba muamele ile karşılaştılar. Mikhale aforoz edilmişti ve artık hiçbir anlamda bir Katolik hükümdar sayılmayacaktı. Papa bu kararını 1282 Kasımında yeniden doğruladı ve tövbe etmediği takdirde tahtından atılmış sayıldığını ilan edecek kadar ileriye gitti[13].

Konstantinopolis aynı anda her iki yandan iki düşman tehdidi karşısında kalmıştır. Sık sık elçi alışverişi yaptığı, Mısır'daki Memlûk sultanı Konstantinopolis'i savunmak üzere kendisine savaş gemileri vermeyi vaad etti. Güney Rusya'daki Altın Ordu Tatarlarının Hanı Nogay, VIII. Mikhael'in bir kızıyla evlenmişti, Bulgarların ne yapıp ettiğini yakından izlemekteydi. Aynı sırada kızı Anna Bizans'ın veliahdı Andronikos ile evli bulunan Macar kralının, Sırpların birlikteliğe katılması engellenmişti[14].

Konstantinopolis halkı, Tanrı'nın babalarına bildirdiği inanç ilkelerine bağlı kalmayı sürdürürlerse, onun kenti yine de savunacağına inanıyordu. Ama kuşkusuz, inançlarını terk eder ya da Tanrı'yı aldatırlarsa, o da kenti terk ederdi[15]. VIII. Mikhael, kendi halkının bu dini durumundan faydalanarak onlara ağır vergiler yükleyerek halkın sabrını taşırmış olmalı ki,  onlar da kendilerini Hıristiyan dünya­sının geri kalanından eskisine göre daha da inatla uzaklaştırarak tepkilerini gös­termişlerdi[16]. Gerçek durum ise eğer Bizans ayakla kalabilecekse bunu küskün oldukları batının desteği olmadan yapamayacakları eskisinden de belirgin hale gelmişti.

Bizans’ın çökme döneminde sadece kilise eski gücünü korumuş, İstanbul Patrikliği Ortodoks dünyasının merkezi kalmaya devam etmiş ve kaybedilen topraklar üzerinde kendisine tabi metropolitlik ve başpiskoposluklara sahip bulunmuştu[17].

1.1.1. Dış Siyaset

İstanbul’u Latinlerden geri alarak yeniden İmparatorluğu canlandıran İznik Grek devletinin hükümdarı VIII. Mikhael Palaelogos’un başarılı politikaları artık küçük bir devlet olarak varlığını sürdüren içte ve dışta çeşitli sorunları bulunan Bizans’ı kurtarmaya yetmeyecekti[18].    

Moğolların bölgeye gelişi üzerine Bizanslılarla Anado­lu'daki Selçuklular arasında var olagelmiş eski savaş ve dış ilişkiler, kalıpla­rını kökten ve kalıcı biçimde değiştirmeye başlamıştır. Mikhael, Mısır'ın, Arap hane­danını 1250'de deviren Memlûk soyundan sultanlarına, Bizans imparato­runun ilgisinin batıya yönelik olduğu belirtilmişti. Bu sebeple aralarında çıkar savaşı olması beklenemezdi. Konstantino­polis ile Kahire'deki Sultan Baybars arasında, 1275 öncesinde birkaç kez elçi teati edildi ve Mikhael, 1281'de, Baybars'ın ardılı Kalavun ile bir ant­laşma imzaladı[19]. Buna karşılık, Selçuklu Türkleri rahatlıkla göz ardı edi­lebilirdi, çünkü 1258'de Bağdat'ın düşmesinden beri Moğollara bağlıydılar ve onlara vergi veriyorlardı[20]. Ama onlara hükmeden Moğol İlhanının oğlu Abaka'ya saygı göste­rilmesi gerekiyordu. VIII. Mikhael daha hükümdarlığının ilk yıllarında Hülagu ile bağlaşıklık kurmaya özen göstermişti. 1265'te, imparatorun evlilik dışı kızlarından biri olan Maria ile Hulagu'nun evlenmesi kararlaş­tırılmıştı. Maria onun sarayına varmadan Hulagu öldü, ama Maria orada kaldı ve Hüagu yerine onun oğlu Abaka ile evlendi. Moğollar, İslam'a karşı Hıristiyanların davasını desteklemeye eğilimli idiler; zaten hem Mısırdaki Müslüman Memlükler’ in, hem de sultanlarını diledikleri gibi tahta çıkarıp indirdikleri Selçuklu Türklerinin doğal düşmanlarıydılar. Memlükler ise Bizans dünyasına Moğollardan daha yakın komşu olan ve Konstantinopolis'e karşı Bulgarların yanında yer almaya eğilim gösteren, güney Rusya'daki Altın Ordu Moğolları yada Tatarları ile dostluğu sürdürdüler. İki ateş arasında kalan İmparator Mikhael, sonunda, Altın Ordu Hanı ile pazarlığa girmeyi uygun gördü. 1265'te, sonra bir de 1268 dolaylarında "Kıpçak Sultanı" yada Altın Ordu Hanı olan Nogay ile haberleşiyordu ve 1272 dolaylarında, Nogay, Mikhael'in evlilik dışı kızlarından bir diğeriy­le, Eufrosyne ile evlendi[21]. Böylece, egemenlik döneminin çoğunda, Mik­hael kuzeyde Altın Ordu'nun, güneyde de Memlûklerin desteğini sağlamış oldu.

Bizans açısından, İmparatorluk merkezi Nikia’da/İznik'te kaldığı süre boyunca güçler dengesi Bizans'tan yanadır. Çünkü Anadolu’da akıncılıktan başka bir şey yapmamış olan Moğolların istilası Selçuklu Türklerini zor durumda bırakmıştı ve Türkler kendi dertlerine düşmüşlerdi[22]. Bizans için bir sorun teşkil etmiyorlardı, ama başkent Konstantinopolis'e taşınınca, birleşerek tekrar saldırmak isteyen dindaşlarına karşı imparatorluğun güç kaynaklarını batıya yoğunlaştırması gereği orta­ya çıkınca, işte o zaman, güçler dengesi bozuldu. Doğu sınırlarını tamamen saldırı­ya açık bırakan koşullar yaratılmış oldu. Anadolu'nun yerli halkının, kendi kaderlerine terk edildikleri ve yoksullaştırıldıkları da göz önüne alındığında buradaki kopuş için gerekli zemin yavaş yavaş kendini gösterir olmuştur.     

Bizans–Osmanlı sınırının doğal coğrafi zorlamayla oluşan çizgisi,  Karadeniz'e akan Sangarios/Sakarya ırmağının vadisi, güneyde ise ilkçağ kenti Miletosun önünden Ege denizine dökülen Menderes ırmağının vadisi olarak kabul edilmiştir. 1261 öncesinde bu sınır, aileleri kendi arazilerini ekip biçen yerli askerler[23] akritai [uç savunucuları] denen, sınır boylarında konuşlandırılmış koruma birliklerince iyi savunulmaktaydı. Bu birliklerin görevi sınırı Türklere karşı savunmaktı. Bunlar eski askeri malikane sistemindeki gibi vergiden ve diğer yükümlülüklerden muaf tutuluyorlardı. Bunların bağlılıkları tahtı gasp ettiği papa tarafından söylenen Kontsantinopolis İmparatoru Mikhael Palıgos'a değil İonnas Vatatezes’in soyundan gelenlere idi[24]. Mikhael hanedanını korumak uğruna Anadolu eyaletlerinin savunmasını çökertti. Yeniden canlanan Bizans devleti içinde 1261 de tahttan uzaklaştırılan Larkis ve Patrik Arsenios Anadolu da bir ayaklanma çıkarttılar. Larkis(Laskaris) imparator ilan edildi ve İznik’i taht merkezi olarak seçti. Öyleki kaçaklar, Ortodokslar, sivil askeri aristokrasi mensupları buraya sığınmışlardı[25]. Bu ayaklanmanın doğu sınırını aşan yeni düşmanların ilk ilerleyişleri ile aynı zamana denk düşmesi Bizans açısından düşündürücü olduğu kadar şansızlık olarak ta görülebilir.

Bizans Anadolu'sunun savunması, devlet merkezinin Nikaia'dan Konstantinapolis'e taşınmasını izleyen ekonomik ve toplumsal yapı değişikliğinden de etkilenmişti. VIII. Mikhael, önceleri, kendisinin tahta çıkmasına yardımcı olan, Nikaia'daki aristokrat ailelerin çıkarlarından yana olmayı siyaset açısından uygun görmüştür. Bitinya bölgesindeki ve Menderes vadisindeki büyük toprak sahiplerine, keza büyük manastırlara vergi bağışıklığı tanındı. Bu durumda vergi yükünün büyük çoğunluğu köylülere ve bağlılıklarını elde tutmaya çabalayan küçük mülk sahiplerinin üzerine yıkıldı. Eski Nikaia İmparatorluğunun serveti böylece bir azınlığın elinde toplandı yada Avrupa'ya akıtıldı gitti. Ordusu yok oldu ve savunma düzeni çöktü. Zaten işgal yılları boyunca Bizans’taki egemen sınıflar malını mülkünü yitirmişti, halk açısından ise çok fazla şeyi değiştirmemişti, alt tabakalar Bizans’lılardan çaldıklarını üç kat ucuza satanlardan aldıkları ile zenginleşmişlerdi. Tarih bize kırsal kesimin ( Köylüler ve Trakya çobanları ), İstanbul aristokrasisinin başına gelen felakete hiç de üzülmediklerini bildirmektedir[26].

Uzun süre boyunca halifelerle Bizans arasında savaş meydanı olan Anadolu XIII.y.y. lın sonlarında Bizans tarafından kısa bir sürede ve tamamen, o zaman merkezi Konya’da olan Rum Selçukluları hükümdarına terk edilmiş, sonrasında doğudan ve batıdan gelen Moğol istilalarına uğrayarak kendi haline bırakılmıştı[27]. Bizanslılar İstanbul’a tekrar yerleşmiş olmalarına rağmen kaybettikleri toprakları almak için ciddi bir teşebbüste bulunamayacak kadar zayıf durumdaydılar.

Mikhael ekonomik nedenlerle yerli birliklerin çoğunu dağıtmıştı, savunmanın ağırlığını tekrar paralı askerlere kaydırarak elverdiğince Yunanlı komutanları terfi ettirmekten kaçındı. İznik İmparatorları vergi açısından halkı pek sıkmamışlardı, ancak aristokrasiyi beslemekte, İstanbul’u onarmakta, Napoli, Sırp, Bulgar savaşlarını sürdürmekte zorlanan Mikhael, halkı her türlü vergi ile ezmeyi kapsayan eski sisteme döndü. Avrupa’daki çatışmalar, yönetimin dikkatini Anadolu’dan uzaklaştırdı ve Türklerden gelen büyük tehlike göz ardı edildi.  İç çekişmelerden etkilenen ve Dukas’ın yanında yer alan sınır birlikleri ( akritailer) gasıp Palailogoslara karşı çıkıyorlardı. Bu durum Mikhaeh’e Akritailerden hükümet desteğini kesmek ve topraktan sağladıkları gelirini önemli bir kısmının devlete verilmesini istemek için gerekçe oluşturdu. Önemli ve deneyimli savunma güçlerinin huzurunu bozan bu tedbirler 1262’de Bitinya’daki Akritailerle, köylülerin ayaklanmasına yol açtı. Artık Anadolu eyaletlerinin savunması, yönetimin vasat imkanlarının daha fazlasını beslemesine izin vermediği küçük düzenli orduya kalıyordu. Bu durum Türk akınlarını, hatta işgallerini kolaylaştırdı[28].  Bu nedenle, imparatorluğun doğu sınırı boyunca yığılmış Türk aşiretleri ve gazileri beklediklerinden daha da kolay ilerlediler. İmparatorluğun yıkımına yol açan olayların ilk aşamalarının bunlar olduğu söylenebilir.

Çünkü imparator "uluslara yaptığı destekleme ödemeleri yüzünden hazineyi tüketmiş ve imparatorluğu iflasa sürüklemişti; açıkları kapatmak için de bu bölgelerin halklarına ezici görevler yüklemişti. Görünüşe bakılırsa o, halkı yaşam için gerekli şeylerden yoksun bırakmakla kendisine karşı direnme güçlerini zayıflatacağını varsaymıştı, çünkü bu halkın, ailesine ve Patrik Arsenios'a bağlılıkları nedeniyle kendisine karşı baş kaldırma ya pek meyyal bulunduğundan korkuyordu. Vergileri artırarak onların derisini yüzme görevini, soysuz sopsuz rezil kişilere verdi ..... ve hem Paflagonya'nın, hem de daha ötelerin ahalisi, kendilerinden istenen nakit para ile ödenecek vergiyi devşiremedikleri için, bu umutsuz çabadan vazgeçtiler ve birer ikişer Türklerin yanına geçtiler, çünkü onları imparatordan daha iyi efendi sayıyorlardı. Öte yana geçenler bir iki kişi derken gün geldi sel gibi aktılar ve Türkler bu kişileri rehberleri ve yandaşları olarak kullandılar; bunların yol göstericiliğiyle, hâlâ imparatora bağlı kalanların mülkleri talan edildi, yakıldı yıkıldı; bu işi yapanlar önceleri akın yapıp dönmekteydiler, ama sonra araziyi sahiplenip oralarda yerleştiler. Bu işler olup biterken imparator bütün yardım çağrılarına karşı sağır kaldı ve ayağının dibindeki işlere hiç bakmayarak bütün gücünü batıda harcadı[29].

Nikeforos Gregoras, Türk çetelerin nasıl Bizans sınır kasabalarını bastıklarını ve savunmacı birlikler, ücretlerinin imparatorluk hazinesince ödenmesi geciktiği için görev yerlerini bırakıp gittiğinden bu kasabaların birçoğunu nasıl savunmasız bulduklarını anlatır[30]. Türkler yalnız Paflagonya'ya değil, çok daha güneyde de Bizans topraklarına akmaya başlamışlardır.

Bizans içindeki çekişmeler ve bunun askeri düzen üzerindeki etkisi sonucu bir ya da iki yıl içinde Menderes vadisi de Türkler tarafından fethedildi, ıssızlaştı. Henüz yirmi yıl geçmişti ki, ilk göçebe Osmanlılar Anadolu’ya yerleşti[31]. Buradaki yerli halk ve din adamları yeni güç Türkler ile birlikte yaşamak ve ortak bir zeminde buluşmak gerektiğini anlamıştı. Keşişler, fatihlerle kendi bildikleri gibi uzlaştılar. Manas­tırlara ait mülkleri ekip biçen köylüler Türklere sığındı yada kıyıya yahut başkent yoluna düşen sığınmacı kalabalıklar arasına karıştılar[32].

Irmağın gü­neyinde kalan Karia bölgesi tümüyle yitirildi. Tralles tam bir yıkıntıya dö­nüştürüldü ve Türkler Priene ile Miletos yöresindeki denize kadar ve da­ha kuzeyde de Kaystros/Küçük Menderes vadisine kadar sokuldular.

Sınır bölgelerinde sürekli çatışmalar çıkması yerleşik halk üzerinde olumsuz etkilerin kısa sürede gösterdi. Ordu kötü yönetilmişti ve kendi yurtlarını savunabilecek yerli askerler Bulgarlarla ve Tesalya'daki yahut Epeiros'taki Yunanlılarla savaşmak üzere Avrupa'ya geçirildikleri için, eldeki mevcut ücretli askerlerden oluşmaktaydı. Bizans Tarihçisi "Böylelikle Barbarlar[33] bizim sınır kentlerimizin, kasabalarımızın iç kalelerini işgal edebildiler ve fethettikleri toprakları paylaşabildiler"[34] tespitini yapmıştı.

Türkler çevrede yerleşme cesaretini gösterdikçe, Bizans kentleri arasında iletişim kesintiye uğramaya başlamış olmalı, bu kentlerdeki ticari hayatında bu durumdan etkilenmediği düşünülemez. Türklerin önünden kaçan sığınmacılar Konstantinopolis’e sığınmışlardır.

O sıralar Menderes vadisi çok sayıda ve zengin manastırlarıyla ünlüydü; bu manastırlarda bölgede geniş arazilere sahiptiler. İoannes bu kuruluşları kişisel koruyuculuğu altına aldı. Ama Türkler daha şimdiden birtakım yerlere yerleşmeye başlamışlardı ve onları oralardan çıkarmanın ola­naksızlığı anlaşılmıştı. İoannes askerlerin bir kısmının ücretlerini tam ödeyerek ve çevre şehirlerin savunma mevzilerin güçlendirerek Türklerin ilerlemesini bir süre durdurmuştur ve geçici de olsa insiyatifi ele almıştır

O sırada Andronikos'un aklına, Tralles'in yıkıntıları üzerinde kenti yeniden kurmak ve insanları yeniden kente yerleştirmek geldi. Yeni kente Andronikopolis ya da Palaiologopolis adı verilecekti. Megas Domestikos''a işe başlaması buyuruldu ve surlar yeni­den inşa edilir edilmez, çevreden yaklaşık 36.000 kişi, kentin yeni halkı olmak üzere devşirildi. Fikir güzeldi, ama yeni kente pek az su ve yiyecek sağlanabiliyordu. Türkler hiçbir zaman çok uzaklarda değillerdi. Irmağın biraz daha yukarısında, Nysa/Sultanhisar'daki Bizanslı komutan, Andronikos yöreden ayrıldıktan sonra, yenildi ve tutsak edildi; çok geçmeden Tralles de kuşatma altındaydı. Kent halkı yiğitçe direniş gösterdi ve so­nunda teslim olmak zorunda kalasıya dek birçoğu açlıktan, susuzluktan öldü. Yaklaşık yirmi bini köle olarak alınıp götürüldü. Anadolu'nun güney-batı bölgesinde Bizans egemenliği artık sona ermişti. Türkler fethettikleri arazilerde ve kentlerde yerleşmek üzere çıkageliyorlardı ve gaziler küçük beylikler örgütlemeye başlamışlardı[35].

Güneydeki bütün gelişmelere rağmen, Konstantinopolis'in güvenliği güney batı sınırının sağlam tutulmasına bağlıydı; orada da başka Türk aşiretleri Sangarios/Menderes ırmağı boyundaki Bizanslı savunma mevzilerini iyice sızmakta idiler. İmparator ırmak kıyısının kalelerle berkitilmesine çalışılmıştır. Mıkhael, oğlu Andronikos’u Macar kralının kızı ile evlendirdi ve bu ara Bulgarlar ile olan eski gerginlik kaybolunca[36], Türklere karşı, son ve kesin olacağını tahmin ettiği bir savaş ile Anadolu'ya dönmeyi planladı. Güneydeki sınırı yeniden oluşturma ve güçlendirme tasarıları vardı. Ama Teselya’lı İoanes Dukas aradaki anlaşmayı bozması üzerine İmparator Konstantinopolis’e dönmek zorunda kalmıştır. Doğuda or­taya çıkan yeni barbarlara imparatorluk toprak kaptırmakta iken kendine Hıristiyan diyen bir Yunanlı hükümdarın bu kadar hainlik etmesi özellikle üzücüydü[37].

1.1.2. II. Andronikos Dönemi ( 1282- 1328 )

Babası Mikhael 1282 Aralığında öldüğü sırada, 28 yaşında[38] olan Andronikos, Silivri'deki ordugahtadır. Mikhael, Bizans geleneklerinde ortak imparator olabildiğinden 1278'de, oğlu Andronikos'u Anadolu'nun güneybatısın­daki felakete uğramış illerin kurtarılmasını ve yeniden imparatorluğa katıl­masını sağlayacak bir ordunun komutanlığına atamıştır. İmparator olduğunda kendisini yıkmak isteyen üç büyük akım ile uğraşmak zorundaydı. Bunlar Fransız-Sicilya akımı, Sırp akımı, Türk akımı idi[39]. Tesalya'ya yapılması tasarlanan seferin o sırada uygulamaya geçirilmesi zordur çünkü hızlı bir şekilde Konstantinopolis'e gitmeli ve imparatorluğunu pekiştirmelidir. Buna karşılık babasının Teselya savaşı için hizmete aldığı 4000 savaşçıdan oluşan Tatar birlikle­rine alternatif bir istihdam yaratmak gerekiyordu. II.Andronikos bunları Megas Konostavlos

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !