Bizansın Çöküş Dönemindeki Etkenler ( Tezden Bölümler)

1.2.4. Toprak Bölüşümü

10. yy. da Bizans henüz devletin birliği düşüncesine bağlı idi. Fakat devletin yapısı gittikçe çözülmekte ve merkez ile eyaletler arasındaki bağlar durmadan gevşemekte idi. Aslına bakılacak olursa artık eyaletler sadece valinin şahsına göre merkezî iktidar ile birliktedir ve bundan dolayı da valiliklere çoğunlukla imparatorun akrabaları veya imparatorun en yakın çevresinden saray adamları tayin olunmaktadır. Bunlara duyulan güven pek devamlı olmadığı için sık sık değişirler. Ancak bu ilişkiler bir kere kopunca eyalet derhal mahallî büyük arazi sahiplerinin hükmü altına girmektedir. Bizans devletinin gururunu ve bel kemiğini teşkil etmiş olan idari sistemi, ciddî merkeziyetçi karakterini ve hiyerarşik yapısının açık seçikliğini yitirmektedir.

Geri alınan başşehirde Paleologlar hanedanının yerleşmesi Bizans büyük soylularının zaferi idi. Bizans’ın birliğinin yüksek asalet sınıfından olan Palaelogos’lar hanedanı tarafından sağlanması, fodalleşme oluşumunu hızlandırdı. Kilise ve büyük arazi sahipleri gittikçe güçlenerek imtiyazlarını genişlettiler. Buna karşılık onlara bağımlı yarı-özgür (paroikoi) köylülerle birlikte küçük asalet sınıfının durumu daha da kötüleşti. Bu oluşumun bir başka nedeni de, Anadolu’dan ve Balkanlar’dan gelen dış tehditler yüzünden sadece büyük arazi sahiplerinin ayakta kalabilmeleriydi. Böylece bir yandan feodal gelişme, diğer yandan Anadolu’da Türk, Balkanlar’da Sırp tehdidi, İmparatorluğun üstesinden gelemeyeceği güçlerdi. Türk ihtirasları gibi, Sırp ihtirasları da her iki ulusta kuvvetli ve bilinçli olarak yayılmacı kışkırtmalarla ayaklandırıldıkları ve yönlendirildikleri ölçüde sonuca varacaktı. Bu kışkırtmayı Sırplarda Etyen Duşan, Türklerde ise Osmanlı Hanedanı yaptı.

Daha babasının hâkimiyeti sırasında II.Andronikos, müşterek hükümdar sıfatiyle devlet işlerine katılmıştı. Onun zamanında ise oğlu ve müşterek imparator Mikhael IX. (ölm. 1320) çok daha önemli bir rol oynayacaktı. Müşterek hükümdarlık müessesesinin gittikçe artan önemi Palaiologoslar devrinin karakteristik bir sonucudur. Bu durum şekil bakımından da, baş ve müşterek imparatorun unvan bakımından da eşit hâle getirilmesinde ifadesini bulmuştur. Burada, merkeziyetçi tek şahıs hükümdarlığının, birbirinden ayrılmak eğilimindeki devlet arazisi üzerinde imparator hanedan azasının müşterek hâkimiyeti şekline dönüşmesinin ilk işareti yatmaktadır.

Bu dönemde yabancı ve batıya ait görüşlerin yozlaşmış bir şekli olarak, devletin taksimi düşüncesi belirmektedir. Oğullarının çıkarını düşünerek devlet arazisinin bütün imparatorluk prensleri arasında paylaştırılmasını ilk isteyen, imparatorun ikinci karısı İrene (Jolanthe) de Montferrat idi. II.Andronikos. zevcesinin bu düşüncesini kabul etmemiştir. Ostrogorsky, Nikephoros Gregoras’ın: "işitilmemiş şey! İmparatoriçe, oğullarının devleti eski Roma geleneğine uygun olarak monarşi hâlinde idare etmelerini istemiyor, aksine Lâtin örneğine uyarak Bizans şehirlerini ve arazisini aralarında bölüşmelerini, her oğlunun kendi payına düşecek ayrı bir kısımda hüküm sürmesini, devletin ayrı ayrı parçalarının özel şahısların mülkü gibi oğullarına ve daha sonraki kuşaklarına intikal etmesini mi arzu ediyordu". Dediğini yazmaktadır. Gregoras bunu açıklamak için sözlerine şu cümleyi de ilâve etmekteydi: "Bu imparatoriçe Lâtin menşeli idi ve Bizanslılara uygulamak istediği bu âdeti de Lâtinlerden almıştı. Büyük arazi sahipliği müessesesi İmparatorluğun başlangıcından itibaren Bizans toplumunun özelliklerinden birini oluşturmuştur. Büyük mülk sahipleri 9. yy. sonlarından itibaren küçük köylü toprakları aleyhine arazilerini genişletmeye başlamışlardır.

İmparatorluktaki büyük zenginlik küçük bir azınlığın elinde toplanmıştı ve çoğu, büyük arazilerden oluşan mülkler biçimindeydi. İmparatorun kendi kardeşi Konstantinos Porfirogennetos'a, babasından 60.000 hyperpyn'luk bir miras kamış ve ölünceye kadar bu zenginliği yaklaşık bir kat daha arttıracak birikimi gerçekleştirmek amacında bulunduğunu söyleyerek öğünüyordu. Bu sıralarda sıklaşan düşman akınları memleketi harabeye çevirmekte ve bu akınlar karşısında ancak büyük arazi sahipleri ayakta kalabilmekteydi.

Palaiologoslar hanedanının imparatorluk tahtına yerleştirilmesi ile yüksek asalet sınıfı devlet otoritesinden kendilerini gittikçe daha büyük ölçüde kurtararak özel bir hayat yaşamaktadırlar. Buna karşılık köylü mülkleri ve imtiyazsız küçük asalet sınıfı da çöküntüye uğramaktadır. Bunun önemli sebeplerinden birisi de düşman akınlarının yaptığı tahribattan sonra sadece sermayesi kuvvetli ve büyük arazi sahiplerinin ayakta kalabilmek olanağına sahip olmalarıdır. Büyük arazi sahipliği müessesesi durmadan artan bir ölçüde vergi vermek yükümlülüğünden sıyrılmakta ve vergi ödeyen köylü ve küçük asalet emlakini de yutmakta olduğundan devletin hazinesine giren vergi miktarı azalmakta idi; vergi idaresinde suistimallerin çoğalması da buna yardımcı olmuştur.

Din adamı olan, olmayan bütün mülk sahipleri, II. Mikhael'in kargaşalıklarla geçen egemenlik dönemi boyunca, vergi ödememiş ve mülkiyetleri altındaki arazileri artırmışlardı. Mikhael bu süreci engellemek istemişti ama kendisi de soylular arasındaki kendi yandaşlarının iyice zenginleşmesine göz yummuştu. Dahası, pronoia olarak verilmiş, yani imparatorca bağışlanmış mülklerin ve diğer varlıkların miras yoluyla bırakılabilmesine izin verilmişti. Yararlananın ölümü halinde devlete geri dönecek yerde, bu mülkler şimdi mirasçıya geçiyordu ve onlarla birlikte araziyi işleyen paroikoi, yani köylüler, mülkün eşyası yahut köleleriymiş gibi, yeni mülk sahibine geçiyordu. Pronoiar yani mülk sahibinin imparatora askeri hizmette bulunmak yükümlülüğü taşıdığı hala var sayılıyordu ama bu yükümlülük 13. yy sonuna gelindiğinde kağıt üzerinde kalmıştı. Anadolu’da bulunan Hıristiyan beyler İstanbul’daki Bizans İmparatoruna bağlı idiyseler de, derebeyleri gibi her biri, yönetimleri altındaki yerleri miras yolu ile ellerinde tutuyorlardı. Latin ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi sorunu, var olan diğer sorunlar dini sorunun da eklenmesi ile çökmekte olan Bizans’ı daha da kargaşaya itmişti.

Diğer büyük arazi sahipleri gibi pronoia sahipleri de yeni imtiyazlar elde ettiler. Pronoia dirliklerinin aslında şartlı ve süreye bağlı mülkiyet olmak sıfatı ile miras edilemez olmalarına karşılık şimdi pronoia sahiplerine sık sık, kendilerine verilen emlâki ve geliri vârislerine intikal ettirme hakkı tanınmaktaydı. Daha VIII. Mikhael. tahta çıktığında, taraftarlarının pronoia dirliklerini miras bırakılabilir mülkiyet statüsüne sokmuştu: Pakhymeres'in mecazî ifadesine göre ömür boyu pronoia dirliklerine ölümsüzlük bahş etmişti. Zamanla imparatorluk hükümeti, pronoia sahiplerinin bu konuda istediklerini vermeye başladı. Bununla beraber pronoia dirlikleri eskiden olduğu gibi hâlâ özel türde bir mülkiyet teşkil etmekteydi; çünkü miras edilebilir statüdeki bir pronoia mülkünün dahi satılması yasaktı ve bu mülk devlete hizmet yükümlülüğüne bağlıydı. Bu yükümlülük miras hâlinde mirasçıya aynen intikal ediyordu. Ancak miras hakkına sahip pronoia iktaının satılamaz ve bir hizmete bağlı mülk olarak kalmasına rağmen bunların gittikçe daha sıklaşan tevarüs edilebilirliği yine de aslî sistemin gevşemesi anlamına gelmekte olup merkezî iktidarın giderek zayıflamasının ve kuvvetlenen feodal asaletin taleplerine artan bir ölçüde boyun eğmesinin açık bir işaretidir. Büyük mülkler artan bir oranda vergi muafiyeti kazandığından bunun yanında devlet vergi ödeyen köylü ve küçük asilzade sınıflarını büyük mülkler ortadan kaldırdığından devletin vergi gelirleri gittikçe azalıyordu.

1.2.4. Bozulan Toprak Sisteminin Askeri Sisteme Etkisi

11.yy.dan itibaren izlenen antimilitarist politika askeri mülklerin çöküşünü hızlandırmıştır. Askeri sınıfın önemsiz bir hale gelmesinden sonra 11.yy. dan itibaren Bizans ordusu İngiliz, Norman Germen, Peçenek, Bulgar gibi yabancı askerlerden oluşmaya başlamıştı.

Pronoia sisteminin Palaiologoslar devrinde yetersizliği, Bizans ordusunun artık Komnenoslar devrinde olduğu gibi hiç olmazsa büyük kısmiyle bile değil de hemen hemen bütünüyle yabancı asıllı ücretli askerlerden oluşmuş olmasından anlaşılmalıdır. Bu da devlet için ağır bir malî yük doğurmaktadır. Mikhael VlII.'in büyük devlet olmak gayretleriyle bunun sonucunda ortaya çıkan çok yönlü askerî görevlerin gerektirdiği çok sayıda ücretli askerî birliğin bakımı ve muhafazası devleti malî bakımdan mahvetmiştir. Hiç şüphesiz Bizans savaş kuvvetleri VIII. Mikhael. devrinde onbinleri bulmaktaydı; çünkü 1263 yılında Pelopones'e sadece muhafız kuvveti olarak 6000 atlı tahsis olunmuştu 1279'da Bulgaristan'a yapılan bir sefere en azından 10000 savaşçı katılmıştı. Bunlar aslında orta Bizans devri veya hatta Komnenoslar devri ölçülerine vurulduğunda çok mütevazı rakamlardır.

1.3. ÇÖKÜŞ SÜRECİNDEKİ ASKERİ SEBEPLER

1.3.1. Ordunun Sınırlandırılması

Öteden beri Ordu geniş ölçüde yabancı ücretli askerlerden oluşturulmaktadır. Diğer yandan Andronikos, Girit'i Venediklilerin işgal etmesi üzerine oradan kaçan sığınmacılar yahut Tatarların önünden kaçan Alanlar gibi, piyasada bulunabilecek en ucuz savaşçı malzemesiyle idare etmeye çabaladı diye eleştirilebilir, çünkü bu gibiler her zaman askerlerin en disiplinlisi yada en iyisi değildi. Devletin hizmetindeki ücretli askerler II. Andronik zamanında Gelibolu’ya hakim olarak İstanbul’u iki sene abluka eden ( 1305-1307) ve başarılarıyla Makedonya ve Yunanistan’a saldıran (1307-1311), Büyük Katalan bölüğünün yaptığı gibi XIV. y.y.da İmparatorluğu, insafsızca yağma ve tahrip eden yardımcı Sırp ve Türklerin yaptıkları gibi ona isyan ediyorlardı.

1.3.2. Donanmanın Dağıtılması

Geç Bizans devrinin fakir düşmüş devleti için ücretli birlikleriyle ordu ezici bir yük teşkil etmektedir. Savaş kuvvetlerinin kökten sınırlandırılması gerekiyordu ve bunu II.Andronikos. yaptı. Önceleri gayenin sınırını fazlaca aştı. II.Andronikos, İtalya'dan gelen istila tehdidi artık kalkmış bulunduğuna göre, imparatorluğun denizden savunulması işinde denizci bağlaşıklarına, Cenevizler güvenebileceği gerekçesiyle, donanmayı tümüyle dağıttı. En son Bizans donanma gücü Teselya’yı istila eden orduyu desteklemek için yaklaşık 80 gemiyle yola çıkmıştı bundan sonra kullanılmamıştı. Çok masrafa ihtiyaç gösteren donanmayı lav etmekle, Cenevizli müttefikinin deniz kudretine güvenebileceğini sandı ve böylece Cenova'ya iktisadi yükünü askerî bağımlılık ile daha da ağırlaştırmış oldu. Bu durum, Karadeniz'deki ticari çıkarlarının savunulması işi verilen Cenevizlerin işine yaradı. Ege adaları, sadece kendi kârlarını düşünen İtalyanların ve korsanların insafına terk edildi. Bizans deniz savaş gücü düşük bir hale geldi. İtalyan deniz kuvvetleri Bizans’ın bütün deniz sularına hakimdiler. Bizans donanmayı, ağır masraflarından kaçmak için dağıtarak, savaş gemilerinin tayfalarını işsiz bıraktı. İmparatorlukta başka iş umudu olmayınca, tayfalardan birçoğu, açlıktan ölmektense İtalyanların, hatta Türklerin hizmeti ne girdi. Türkler XIV. Y.y.ın başlarında Ege kıyılarına ulaşıp da kendi gemilerini yapmaya başlayınca, işte o zaman, bir Bizans donanmasının olmamasının felaket olduğu fark edildi. Gerçekten de XIII. y.y.ın sonundan itibaren bir-ikibin savaşçıdan fazlasına sahip ordulara artık nadiren rastlanmaktadır ve sadece bu durum bile, Bizans'ın devlet olmak vasfını neden yitirdiğini ve neden Osmanlıların çok üstün savaş birliklerinin baskısı karşısında aciz kaldığını izah eder. Bizans'ın 1282'den sonraki çöküşünün gözle görünür belirtilerinden biriydi.

1.4. ÇÖKÜŞ SÜRECİNDEKİ MALİ SEBEPLER

Bizan’ın vergileri tahsildeki gaddarca davranışına rağmen, harplerle harap olmuş bir memleketten ancak yetersiz düzeyde vergi toplanabiliyordu. Gümrükler, İmparatorluk ticareti gelirleri Venedikliler’in ve Genovalılar’ın eline geçtiğinden beri süratle azalıyordu. Hükümet borçlarını ödemek için İmparatorluk tacındaki elmasları rehine koymak drecesine gelmişti. Bu dönemdeki mali krizin önemli bir göstergesi, içeriğine az değerli maden karıştırılarak bozulmuş olan Bizans altın sikkesinin değer kaybıdır. Bizans nosmisma’sı XI. y.y.ın ortasından beri büyük çapta kaybettiği değerini, XII. y.y. içinde daha yüksek ayarda sikke basım imkânı bularak belirli bir ölçüde yeniden kazanmıştı. Böylece altını daha XIII. y.y. başlarında itibarî kıymetinin takriben % 90 sahip görünmektedir. Daha sonraları, her halde Aleksios I.'ci Bizans altın sikkesi için kullanılması âdet olmuş adı ile hyperpyron bozuldu ve bu da onun itibarını dış dünyada kesin olarak kaybetmesine sebep oldu. Bizans parasına karşı mevcut olan bir zamanki kuvvet, yerini her tarafta gittikçe artan güvensizliğe terk etti ve daha 13. yy. ortalarından itibaren, bir zamanlar dünya ticaretine rakipsiz hakim olan Bizans altın sikkesi İtalyan şehir cumhuriyetlerinin yeni altını tarafından süratle arka plâna itildi. Gerçekten hyperpyrori'un altın muhtevası daha Ioannes Vatatzes devrinde değerinin sadece üçte ikisi, yanı 16 kırat, İstanbul'un Mikhael Palagios zamanında geri alınmasından sonra ise sadece 15 ve II.Andronikos saltanat yıllarında 14 kırat idi; 1304'e gelindiğinde Bizans hyperpyronunun alaşımında kullanılan altının oranı (1282'deki 14'e 10 oranına karşılık) yarı yarıya, yani 12'ye ' [12/24 altın, 12/24 katkı maddesi] oranına inmişti. Ellerinde altın bulunanlar istifliyor ya da toprak edinmeye yatırıyorlardı. XIV. y.y. başındaki yeni sıkıntılı hyperpyron eski aslî maden değerinin yarısına düşmüştür. Hyper in dış itibarı da sarsılmaktadır. Bunun sonucu fiyatların kuvvetle yükselmesi idi. Yiyecek maddelerinin pahalanması ise geniş halk tabakaları için, çok kişiyi dilenciliğe sevk eden açlık anlamına geliyordu. Açılan yara artık iyileşmedi. Bunu izleyen devrede, genel durumun durmadan kötüye gitmesi ve artan iktisadî güçlüklerle, Bizans parasının kıymeti de düştükçe düştü ve geçinme sıkıntısı Bizans halkını gittikçe daha ağır bir baskıya aldı. Çok gerilemiş olan devlet gelirlerini yükseltmek için II.Andronikos. vergi tedbirlerine başvurdu ve vergi yükünün yükseltilmesi yoluna gidildi ki, bu da ahalinin durumunu daha da kötüleştirmiştir; yeni bir vergi ihdas edilmişti ki, buna göre her rençber ürünün bir kısmını aynî olarak (in natura) devlete teslim ile mükellefti. II Andronikos’un bu esnada toplamayı başardığı vergi gelirlerinin çağdaşlarının gözünde çok fazla gibi görünmesi bu devirde Bizan’ın ne derecede fakirleşmiş olduğunu gösteren delillerden biridir. Bunun rayici -evgarion başına altı modioi buğday ve dört modioi arpa idi. Bununla beraber devlet gelirinin yükselmesi sadece vergilerin yükseltilmesi yoluyla değil, aynı zamanda II.Andronikos.'un büyük arazi sahiplerinin vergiden muafiyet haklarını kısıtlamak gayretleriyle elde edilmişti: Bazı vergi türleri, ön plânda arazi vergisi, genellikle muafiyet dışı bırakıldı; bu vergileri resmî muafiyet belgesine sahip olanlar dahi ödemeye mecburdu. İmparatorun çoğu zaman çok kudretli feodaller ve nüfuzlu manastırlara karşı bu uygulamadan vazgeçmek zorunluluğunu duymuş olmasına rağmen, bu tedbir devlet gelirinin artmasına ciddi bir katkıda bulunmuştu.

Vergi hasılatı elbette Bizans devletinin yegane gelir kaynağı değildir, ama gümrük gelirleri artık büyük kısmiyle devlet hazinesine değil de İtalyan deniz cumhuriyetleri kasasına aktıkları için, yine de devlet bütçesinin en önemli kısmını teşkil etmektedir.

Fazladan elde edilen bu gelirler bir taraftan cari idari masrafın, kapatılmasında, diğer taraftan komşulara ödenecek haraç için harcanacaktı. Bundan başka da 20 gemilik tierre bir donanma ile 3 000 süvarili daimi bir ordunun masrafları için kullanılacaktı; bu atlı kuvvetin 2 000'i Avrupa, 1 000'i de Anadolu'daki garnizonlarda oturacaklardı. Yani imparator, iktidarı ele aldığında mali sıkıntı baskısı ile yapmaya karar verip de uygulamasında çok acele davrandığı savunma gücü kısıtlamasını telafiye çalışıyordu. Ancak bu uygulaması işi çıkmaza sokmaktan daha öteye gidememiştir. Komşu devletlere yapılan ödemelerin Bizans bütçesinin en önemli fasıllarından birini teşkil etmektedir. Düşmanlara karşı silah gücüyle savunulmayacağına göre barışın oradan buradan tasarruf edilen para yolu ile satın alınmasına çalışılmaktadır. Nikephoros Gregoras’ın benzetmesine göre "kurtların dostluğunu elde edebilmek için, kendi damarlarını kesip onları kendi kanı ile doyurmaya çalışan bir kimse" gibi hareket olunuyordu. Bizans artık kendisine miras kalan görevleri yerine getiremeyen, işgal ettiği coğrafyada varlığını savunamayan yok olmaya koşan bir devlettir.

Palaelogos’lar zamanında dünyevi ve ruhani büyük arazi sahiplerine verilen imtiyazlarla büyük arazi sahipliği müessesesi vergi vermek yükümlülüğünden sıyrılmaya başlamış ve devletin esas vergi kaynağını teşkil eden köylü ve küçük asalet emlakini ortadan kaldırdığından devletin ekonomisi daha da bozulmuştur. Buna karşılık hudutlar üzerine yüklenen yabancı kavimlerden sulh satın almak maksadıyla ödenen meblağlar büyük yekün tutmaya başlamış ve bu usul devletin çöküşünü hızlandırmıştır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !