İlk Dönem Osmanlı Tarihi

 

Çalışmanın siyasi tarih açısından konusu, 15 Ağustos 1261’de İznik Bizanslılarının, 57 yıllık sürgün hayatından sonra, eski başkentleri Konstantinopolis’e tekrar gelmeleri ile başlar ve 1389 Kosova muharebesi ile biter. Sosyal ve dini durum ise,  1261/1389 zaman dilimi esas alınarak, II. Moğol dalgası, Selçuklu, beylikler dönemi konuları ile birlikte incelenmiştir.  Sırplar, Bulgarlar, Altınordu, Moğollar, gibi etkilere kısaca yer verilmiştir.         

Bu kısıtlı çalışma, kuruluş dönemine ve öncesine farklı bir bakış açısı ile ışık tutmayı amaçlamaktadır. Bölgenin siyasi, sosyal ve dini zemini incelenirken mümkün olduğunca ana kaynaklardan istifade edilmiş, Bizansın ve diğer devletlerin durumu anlatılırken değişik bakış açılarının yakalanabilmesi için Bizans ve diğer Batı kaynaklarından yararlanılmıştır. Bu dönemde rahiplerce ve vakanüvistlerce yazılan eserlerdeki coşkulu anlatımlara yer verilerek o yılların sosyal ve dini hayatı canlandırılmaya çalışılmış, yer yer bilimsel anlatım dışında popüler bir dil kullanılarak okuyucu açısından tarihi derinliğin sıkıcı olmamasına özen gösterilmiştir. Çalışma sırasında o döneme yakın bilgilerin yer aldığı kaynaklara, özelliklede Bizans tarihinde konunun nasıl işlendiği ayrıntılarıya aaktarılmıştır. I-V bölümlerde meselenin siyasal ve  ekonomik boyutları incelenmiş, VI ve VII bölümlerde sosyal ve dini boyutuna yer verilmiştir. Osmanlıların, tutunup ilerlemesinde etkisi olan genel etkenler incelenerek ulaşılan somut sonuçlar maddeler halinde değerlendirilmiştir.

Roma İmparatoru Diocletianusun, m.s. 395 yılında kurduğu Doğu Roma İmparatorluğu, VII. y.y.da Müslüman Arapların, XII. y.y.lın son yarısında da Müslüman Türklerin gerçekleştirdikleri fetihler ile, Bizans en zengin eyaletlerini kaybetmişti. Dindaşları olan Haçlılar, IV. Seferlerinde başkent Konstantinapolis’i ele geçirdiler (m.1204). Bizanslılar bu baskı ile bir süre de olsa uzaklaşmak zorunda kaldıkları Konstantinapolis/İstanbul’a XIII y.y.ın ikinci yarısında (m. 1261) tekrar yerleştiler. Ancak imparatorluk, çökmüş ekonomisi ve iktidar çekişmelerinin desteklediği iç kargaşaları ile siyasi ömrünün sonlarına yaklaşmaktadır. Batısında, güçlenmekte olan dini baskıdan, içeride fakir halk yığınlarının zengin başkent Konstantinapolis’i talanlarından kurtulmanın yollarını ararken, kuzeyinde Altınordu ve Sırplar ile uğraşmaktadır. Bunların yanı sıra doğuda siyasi güçler dengesi hızla değişmekte, Türklerin kurduğu koca imparatorluk parçalara ayrılmakta, Moğol ateşinden kaçan kitleler hızla Rum İli içlerine doğru yayılmaktadır.

Moğolların önlerinden kaçan çok sayıda Türk kabilesi aileleri ve sürüleri ile birlikte Anadolu'ya geldiler  ve, Selçuklu ülkesiyle Bizans ülkesi arasındaki sınır bölgesinde, sahipsiz arazide yerleştiler[1]. VIII. Mikhael’in Bizans tahtını yeniden canlandırmasının ardından Avrupa devletleri Konstantinopolis’i ele geçirmek için yeni bir Haçlı Seferi düzenlediler. Ama 1281′de, Fransa Kralı IX. Louis’nin kardeşi Anjou Dükü Charles’ın komuta ettiği Haçlı ordusu Arnavutluk’ta yenilgiye uğradı. Bu hayal bir süre ertelenmişti ama Bizans’ında askeri gücünü azaltmıştı. Artık kaybettikleri toprakları almak için ciddi bir teşebbüste bulunamayacak kadar zayıf durumdaydılar.

Moğolların istilası, Türklerin ırkdaşları olan, bir süredir Rum ili toprakları üzerinde devlet yapılandırmaya başlayıp yerleşikler üzerinde hâkimiyetlerini sağlayan, Selçuklu Türklerini de zor durumda bırakmıştı, onlar da kendi dertlerine düşmüşlerdir[2]. Anadolu Selçukluları kendi merkezi otoritesini dahi korumakta zorlanıyordu. Moğol tehdidinin kalkması ile güçler dengesi kalıcı olarak bozuldu. Bizans açısından Doğu sınırlarını tamamen saldırı­ya açık bırakan koşullar yaratılmış oldu. Bizans’a tabi, Anadolu'nun yerli halkının, kendi kaderlerine terk edildikleri ve vergi yükünün büyük kısmını ödeyerek yoksullaştırıldıkları da göz önüne alındığında buradaki kopuş için gerekli zemin hazırdı[3]. Yayılmakta olan Türk istilasını önleyebilecek bir kuvvet yok gibiydi.

Bu kargaşa içerisinde, Rum iline gelen, geldikleri topraklarda göçebe olarak yaşayan ve bu kültürü yanlarında getiren Türkler, yerleşikler tarafından iyi karşılanmadılar[4]. Yerleşikler etrafı surlarla çevrilerek güvenli hale getirilmiş yaşam alanlarında hayatlarını sürdürürken, göçebeleri ekili dikili alanlara zarar veren günlük hayatın ritmine uymayan normal hallerindeyken bile tehlike saçan kalabalıklar olarak görüldüler. Buna karşılık ırkdaşları Selçuklular devlet yapılandırmaya başlayıp yerleşikler üzerinde hakimiyetini tesis edince göçebe Türkmen unsuru, İran coğrafyasının yerleşik ahalisini rahatsız etmemeleri için ya yerleşmeleri istenmiş, ya da onların yaşam biçimlerine uygun uç bölgelerine doğru göç ettirilmiştir[5]. 

Selçukluların kendi sınır güvenliğini temin maksatlı, batı sınırına yerleştirmiş oldukları uc aşiret beyleri ve bu arada Bursa/Bitinya hududunda iskan edilmiş olan bir kısım beylikleri vardı[6]. Bunlar Anadolu uçlarında yaşayan ve fırsat buldukça Bizans topraklarına hücum eden, çapullar yapan, bazı yerler, kasabalar ele geçiren,  zaman zaman birbirlerine saldıran, yeni siyasi teşekküllerin temelini kuran büyüklükleri ve güçleri farklı beyliklerdi.

İşin başında, diğer beyliklerden bazıları Osmanlı Beyliğinden daha önemliymiş gibi görünüyorlardı. Bu kavgalar sırasında Türkmenler, karizmatik bir bey olarak ortaya çıkan Osman Gazi’nin bayrağı altında yoğun bir şekilde toplanmaya başladılar. Türkler istila ettikleri topraklara yerleşmeye başlayınca sınır bölgelerinde, Bizans’ın ağır vergi yükü altında bunalmış olan kendi köylüleri, efendilerini kolayca değiştirdiler[7]. Selçuklunun yıkılması ile de, Türk reisleri araziyi aralarında kavgalarla da olsa paylaştılar. Bu topraklara beklide en son gelen Kayı Boyu aşireti ve bu küçük, önemsiz aşiretin başında bulunan Osman Bey, Bizans İmparatorluğunun 13. asır sonlarındaki zayıf durumundan istifade ederek harekete geçmiş, Rumlara ait şehir ve kaleleri işgal ederek kendi yaşam alanını Rumlar aleyhine genişletmeye başlamıştı. Böyle bir sahada ve rakip kuvvetler arasında diğer kısa ömürlü Türk beyliklerinin aksine, Osmanlı Devleti gibi kalıcı bir siyasî teşekkülün esasını nasıl ve niçin kurabildi?

Ertuğrul Bey, 1288'de,  kendi egemenliği altındaki bölgenin çoğunu Osman'a, bırakarak öldü. 1300 yılı civarında artık hemen bütün Anadolu Türklerin eline geçmişti. VIII. Mikhael döneminde Bizans, doğuda Anadolu beyliklerinin saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. Bu sıkıntılar oldukça uzun bir süre devam etti, öyle ki, Mikhael’in oğlu II. Andronikos (1282-1328) ve onun torunu III. Andronikos kendi dönemlerinde, Bizans, Anadolu’da Osmanlılarla, Balkanlar’da da Sırplarla savaşmak zorunda kaldı.

Bizans İmparatorluk ordusunun, Osmanlı ordusu karşısındaki ilk bozgunu Koyun Hisarı / Bepheus mevkiindeki karşılaşmadır. Osman Bey’in bir hanedan kurucusu durumuna gelmesi kazandığı bu zafer ile ilgilidir. Birkaç yıl içinde Osman Bey, Bursa / Bitinya  ile İznik / Nikaia arasındaki topraklara akınlar yaparak, Bitinya içlerine doğru ilerledi. 1302 başlarında, Andronikos II. Moğollardan kaçan alanlarla Türklere karşı anlaştıysa da onları durduramadı. Osman Bey, Bithynia'yı, ve bütün Türk kabilelerini hâkimiyeti altında topladı, gerek Bizans ve gerekse güney İslav devletlerini itaat altına almıştı. Osman Bey’in ölümü ile yerine geçen oğlu Orhan Bey, Bizans kentlerini birer birer fethetmeye ve çok geçmeden Anadolu'daki bütün diğer beyliklerle yarışıp hepsini yutacak olan bir Türk devletini kurmaya girişti.

Bizans imparatorluğu’nun sonunu hazırlayan XIV. y.y.da başlayan çöküş süreci, hanedanın yaşlı ve genç Andronikosları arasındaki 21 yıllık ağır iç savaşlar devrine girmesi ve zaman zaman Türk’lerden de yardım alınması ile başlar[8]. Bu karışıklıklarda imparatorluğun zayıf olan savunması yıkıldı. Böylece Sırplarla Türklerin ilerlemelerine uygun bir ortam hazırlandı. Bizans İçin en tehlikeli düşman olan Sırplar, liderleri Duşan’ın ölümü ile zayıfladı, ama Bizans bunu değerlendiremediği gibi, büyümekte olan Osmanlı’ya da engel olamadı. Osmanlılar fethettikleri yerlerde güven kazandılar.

Maltepe Muharebesinde Bizans İmparatoru ile Osmanlı Sultanı ilk kez yüz yüze savaştılar. Androrikos kaybetti, yaralı olarak sedyeyle kaçırıldı. Kayzerlerin halefleri Asya’yı bu suretle ebediyen terk etmişlerdi. Osmanlının yerleşmesine ve İslam’ın yayılışına karşı yapılan tahrikler Orhan’a ve ilerlemesine zarar vermediği gibi yardımı dahi olmuştur. Lala Şahin 1363 yılında Filibe’ye girdi ve ilk Rumeli Beylerbeyi sıfatıyla burada yerleşti[9]. Sultan da sarayını önce Dimetoka’ya sonra Edirne’ye götürerek devletinin merkezini Balkanlara nakletti.

Herşeyden önce Türk ilerlemesinin asıl sebebi Bizans’ın ve diğer Avrupa devletlerinin buna karşı hiçbir direniş gösterememeleridir. Kantakuzenos, Türkleri yardıma çağırarak onları Balkan Yarım adasına almış olmasaydı bile Türkler bir yolunu bulup gireceklerdi. Zira Türkler aralıksız öncü akınları ile Trakya’yı fethetme imkânını zaten bulmuşlardı. Balkan devletlerinin içinde bulundukları siyasi şartlar, özellikle sosyal yapıları Türk fetihlerinin önünde bir engel olmamasına yardım etmiştir. Bundan başka bölgede hüküm süren hiçbir devlet adamı gelen Türk tehlikesinin ileride doğurabileceği sonuçları öngörememiştir. Hatta aksine sırf kendi menfaatleri için Türklerle birleşmeyi kabul etmişlerdir[10]. Cenevizlilerin, Venediklilerin, Sırp kralının,  hatta Cenovalı’ların bile Türklerle ittifak yaptıkları bilinmektedir. İtalyan devletleri, hem kendi aralarında mücadele ediyor, hem de her biri ayrı ayrı Türklerle ittifak kurmayı kendi çıkarlarına uygun buluyorlardı. Bu bölge halkının o esnada dini, ırki ve milli birlik şuurundan yoksun olduklarını da unutmamak gerekir.

Meriç yanındaki savaştan pek az sonra, Bizans resmen Osmanlı sultanının hâkimiyeti altına girdi. Aynı sıralarda Bulgaristan’da, Türklerin yüksek hâkimiyetini kabul etmiştir[11]. Makedonya ülkeleri bağımsızlıklarını yitirdiler. Sultan Murad’ın döneminde Anadolu'daki Türk beyleri üzerinde egemenlik kurulmuş, devlet iyi örgütlenmiş, doğulu mutlak hükümdarlık niteliğini almaya başlamıştı. Asya'da, ve Avrupa'da savaşta yenilenler ya da kendiliğinden teslim olanlar, Bizanslı, Slav, Türk olsunlar, Osmanlı halkı içinde özümlendiler. Balkanlar, bilinçli bir politika güdülerek Türk göçmenleri ve akıncılarıyla nüfuslandırıldı. Yeni kazanılmış topraklar, Osmanlı görevlilerine, zeamet, tımar ve has olarak verildi.

1071 yılındaki Malazgirt Zaferi'nin ardından Anadolu'da daha önce olmayan ve bu gelişme ile yerleşmeye başlayarak bu günlere kadar gelen hâkim kültür oluşmaya başlamıştır. Bu kültürün, IX. y.y.dır zenginleşerek ve Balkanlara yayılarak koruna geldiği rahatlıkla söylenebilir[12]. Anadolu'ya gel­miş olan Türkmenler, nüfus yapısı­nı büyük ölçüde değiştirerek Türk nüfusunun artmasına ve dağlık bölgelerin, sahillerin ve özellikle XIII. y.y.lın ikinci yarısına kadar hâlâ Bizanslıların elinde bulu­nan Batı Anadolu topraklarının Türkleşmesine ve İslamlaşmasına yol açmış oluyorlardı. Anadolu'nun yerli halkı, yöneticilerinden yılgındılar. Bunun sebebinin, Bizans kuvvetleri karşısında Ortodoks mezhebini kabul ettirme ve Rumlaştırma siyaseti, siyasi ve idari anarşi, gibi sebepler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu nedenle bütün yakın-doğu Müslüman ordularını, bir nevi kurtarıcı olarak karşılamış ve Bizans kuvvetleri karşısında Türk’lere yar­dımcı olmak suretiyle fethin hızlanmasına da imkân sağlamışlardır. Nitekim halkın "bu fetihleri kendilerine karşı ol­maktan çok Bizans için bir cezalandırma" olarak gördükleri bazı tarihçiler tarafındanda belirtilmiş bulunmaktadır[13].

İslam dünyasının ve medeniyetinin buhranlı zamanlarında, göçebe kitlelerin süratle İslamlaşması bu medeniyete yeni bir hız ve istikamet vermiştir. Anadolu’ya gelen yöneticiler, geldikleri yerlerde Harzemşahlar devletiyle, İran Selçuklu devletiyle zaten tanışıktılar ve belki II. y.y.dır Anadolu Selçuklu Devleti'yle birlik­te yaşamışlardı. Beyliklerin devletleştiklerine tanık olmuşlardır. Bunlar Osmanlının çekirdeğini oluşturdular. Osmanlı'nın devletini kurmak için örneğe ihtiyacı yoktu; on­lar zaten bu devleti soluyorlardı[14]. Ertuğrul Bey, soyundan devraldığı yöneticiliğe başarılar ekleyerek Oğlu Osman Bey’e devretmişti. Osman Bey ve Orhan Bey’in kuvvetlerinin artma nedeni, Türk, Moğol Kıpçak, Horasanlılar ve muhtelif mühtedileri Müslümanlık ve Türklük esasında birleştirerek büyük bir devletin temelini kurabilmelerinde olmuştur.

Bu değişimde Türk dervişleri ve Abdâlân-ı Rûm, Bacıyan-ı Rum, Gâziyân-ı Rum, Alplar,  Âlperenler, Ahiyan-ı Rum, gibi teşkilatlanmalar büyük rol oynadılar. Osmanlı devleti hiç bir zaman "cebrî bir İslâmlaştırma siyaseti" takip etmemiştir. Anadolu’da Müslüman halkla, Müslüman olmayan halkın bir arada yaşadığı, birbirleriyle her türlü alışverişte bulundukları, komşuluk hak ve hukukuna riâyet edildiği, her­kese eşit davranıldığı, adaletin tesis edildiği görülmektedir[15]. Bu sebeplerle kısa zamanda çevredekiler Os­manlı yönetimini arzular hâle gelmiştir.

 

 

 

 

 



[1] Şerif BAŞTAV, Bizans İmparatorluğu Tarihi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1989, s., 1.

[2] Herbert Adams GİBBONS, Osmanlı İmparatorluğununu kuruluşu, 21 Yüzyıl Yayınları, Ankara 1998. s. 30.

[3] Donald M. NİCOL, Bizans’ın Son Yüzyılları (1261-1453), (Çev. Bilge UMAR), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, Haziran 1999, s.72

[4] Salih ÖZÇAMCA, Türk’lerin Göçebeliği Hakkında Birkaç Not, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 7, Güz 2007, s. 180.

[5] Salih ÖZÇAMCA, Türk’lerin Göçebeliği Hakkında Birkaç Not, s. 179 - 180.

[6] M. Fuad KÖPRÜLÜ, Osmanlı Devletinin kuruluşu, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, s, 74.

[7] Donald M. NİCOL, Bizans’ın Son Yüzyılları, s. 132.

[8] Charles DİEHL, Bizans İmparatorluğu Tarihi, (Çev. Cevdet R. YULARKIRAN), Kanaat Kitapevi, İstanbul 1939, s. 16. 

[9]Georg OSTROGORSKY, Bizans Devleti Tarihi, (Çev. Fikret IŞILTAN), Türk Tarih Kurumu Yayınları, 6. Baskı, Ankara 2006, s. 498

[10] Şerif BAŞTAV, Bizans İmparatorluğu Tarihi, s. 59.

[11] Ferhan KIRLIDÖKME MOLLAOĞLU,  Selanik Başpiskoposu Symeon`un Tarihi Nutku (1387–1429)  Ankara Üniversitesi  Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Ankara 1997, s. 5.

[12] Halil İNALCIK, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Türkler Ansiklopedisi, Editör Hasan Celal GÜZEL, Kemal ÇİÇEK, Yeni Türkiye Yayınları, 9. Cilt, Ankara 2002. s. 66

[13] Claude CAHEN, Osmanlılardan Önce Anadolu'da Türkler, (Çevi­ren: Yıldız Moran), İstanbul 1994, s.204.

[14] Zafer ERGİNLİ, Osmanlı Devletinin Kuruluşunda Türk Dervişlerinin İzleri, Türkler Ansiklopedisi, Editör Hasan Celal GÜZEL, Kemal ÇİÇEK, Salim KOCA, Yeni Türkiye Yayınları, 9. Cilt, Ankara 2002, s. 107.

[15] AŞIKPAŞAOĞLU, Tevarih-i Al-i Osman (Atsız neşri), İstanbul 1949. s.98. ,Halil İNALCIK, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, s.70.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !