İlk Dönemlerde Müslümanlarda ve Müslümanlıktan Sonraki Türklerde

Hz Muhammet döneminde askeri sistem

 

 

           Muhammed (AS)’in müminlere yükledigi en önemli görevlerden biri de cihat’tir (ortak çaba ve mücâdele) ve bu eylem mutlaka silâh kullanma seklinde göze çarpmaz. Ondan nakledilen su hadis oldukça anlamlidir: “Müsriklerle, mallariniz, bedenleriniz ve dilinizle cihat ediniz.”

           Islâm Ordularinin teknik durumu ile ilgili olarak, Resulullah zamaninda sürekli bir Ordu bulunmamaktadır . Hattâ iç güvenligi saglamak için polis bile yoktu. Araplarin hepsi de savasçi insanlardi ve Resulullah’in yaptigi tek sey, bu “potansiyel gücü” kardes kavgalarinda israf olmayacak sekilde kontrol altina alip sinirlandirmak olmustur. Resulullah  çesitli mücadele yöntemleri gelistirmis ve askerlik hizmetini maddî ve manevî alanlari birlikte kusatan Islâm Dininin çerçevesi içine sokmayi ihmâl etmemistir.

          Eli silah tutabilen her yetiskin Müslüman, dininin hizmetinde, askerligini yapmakla yükümlü idi. Bir sefer esnasinda ya da disaridan gelebilecek bir saldiriya karsi koymak gerektiginde, Devlet Baskani gönüllülere haber salardi. Bu gibi durumlarda bir kayit kütügü açilir ve her aday adini (ve adresini) buraya kaydettirirdi. Daha sonra, belirlenen gün geldiginde, gönüllüler, silâhlari, binekleri, yolluklari vs. ile sehir disindaki bir karargâhta toplanirlardi. Resulullah meydan yerine çikarak gönüllüleri bizzat teftis eder ve çok genç, ise yaramayan ya da sefere katilmasini sakincali buldugu gönüllüleri alikoyardi Her sefere kaç asker katilacagini bizzat kendisi kararlastirirdi. Kendi imkânlariyla teçhizatlarini saglayamayanlari Devlet Bütçesinden donatirdi.

          Asker toplama ve celp isi kabileler tarafindan yapilir, bu is için kabile baskanlarina basvurularak, onlarin muvafakat vermeleri halinde kabilenin üyeleri gönüllü yazilirdi. Medine’de, disariya karsi savas yapilmasi halinde “kardeslestirme” (muâhât) islemi yapilmasi âdettendi; savunma savasi söz konusu ise, herkes buna katilirdi. Ancak sefere çikilmasi durumunda, karsilikli olarak kendilerini kardes kabul eden iki kisiden birisi sefere katilir, digeri evinde kalarak, her iki evin, yani kendisinin ve manevî kardesinin aile bireylerinin ihtiyaçlarini temin ederdi.

         Bazi kabilelerden savaş için gelenlerin az olmasi halinde, askerî ihtiyaçlardan dolayi bunlar birlestirilirdi. Sefere ya da savasmaya çikan birlikler içinde, ‘ariflerden (onbasi) baskomutana kadar çesitli rütbeler vardi. Ancak ordu içinde siki bir hiyerarsi anlayisi yoktu. Zira düzenli ve sürekli bir Ordu yoktu. Bedir ve Uhud savaslariyla ilgili anlatimlarda da, savas sirasinda komutanin yakin çevresinde her an emre amade bekleyen ve verilen emirleri diger kitalarin komutanlarina ileten haberciler oldugu yolunda bilgiler yer almaktadir

       Askerî sefere çikacak ordunun komutanini Devlet baskani tayin ederdi. Ordunun basina bizzat Devlet Baskaninin geçmesi halinde, kendisine bagli komutanlari tayin eder ve her türlü gerekli önlemi alirdi. Ordunun klâsik sekilde bes kisma ayrilmasi biliniyordu: öncü, artçi, sag kanat, sol kanat ve baskomutanin da bulundugu merkez. Ordu içinde, saflarin düzenlenmesi, mevcut kuvvetlerin dagitimi ve diger teknik ayrintilarla ilgilenen bir Vâzi’ olup, bunun bir görevi de, Ordu komutaninin emirlerini diger birlik baskanlarina ulastirmakti. Baslangiçta bu isle bizzat Resulullah mesgul oluyordu; Mekke’nin fethi esnasinda ise Ordu içinde özel bir vâzi’in görevlendirildigi kaydedilmektedir.

        Ordu karargâhi, nöbetçi dikmek suretiyle gece gündüz korunurdu. Pusu kurma, kesif kita’lariyla düsmani takip etme ve casusluk gibi yöntemler bilinmekteydi. Resulullah (AS) sadece gerekli bilgileri toplamak için casus kullanmakla kalmiyor, ayni zamanda düsman casuslarina karsi önlemler de aliyordu. Sefere çikmadan önce, esirleri sorguya çekmek ya da ileri kesif kollari göndermek vs. suretiyle düsmanin durumu hakkinda bilgiler toplanirdi.  müsrik Araplar ve Yahudiler, savas baslayacagi sirada teke tek dövüsmek için meydan okurlar ((mübâreze), Müslümanlar da bunu kabul ederlerdi. Resulullah (ya da baskomutan), karsilasma için Müslümanlar arasindan çikacak savasçiyi kendisi seçerdi Resulullah zamanindaki Müslümanlar bu tür girisimlerde bulunmamislardir. Düsmani kan dökülmeksizin teslim olmaya zorlamak için, su kaynaklarini kesme gibi yöntemlere basvuruldugu da oluyordu.

         Muhammed (AS) baskin vermek suretiyle düsmani sasirtmanin öneminin de tamamen bilincindeydi. Genel karargâhindan (Medine’den) ayrilmadan önce, asil amaci disinda bir hedefi varmis gibi bir dedikodu çikartir ve hattâ ilk günler asil hedefinin disinda, sahte bir yöne dogru ilerler, daha sonra asil güzergâhina dogru yönünü çevirirdi. Bunun disinda, hareketlerinin önceden bilinmesini engellemek için hiç akla gelmeyecek tenhâ yollari seçerdi. Tarihî kaynaklarin belirttigine göre, Bizans topraklarina karsi yapilan uzak ve tehlikeli Tebûk seferi disinda, sefere çikacak olan birlikler arasinda bile, güzergâhla ilgili olarak hep yanlis izlenimler uyandiriyordu. Onun su hadisi oldukça meshurdur: “Harb, hiledir (el-harbu hud’a).

         Resulullah’in kendi hareketleriyle ilgili haberleri gizleyip düsmani sasirtmaktaki amaci, savasmadan önce düsmani yeniden ve bir kez daha Islâm’a davet etme kaygisindan kaynaklaniyordu. Bir baska deyisle, “onurlu bir baris yapma” seçenegi sunduktan sonra düsmana savas ilân ederdi. Ordunun basinda bizzat bulunmadigi takdirde ise, sefere katilan birlik komutanlarina bu konuyla ilgili kesin talimatlar verirdi.
          Baris zamaninda Muhammed (AS), müminlerin askerî tâlim yapmalari vb. hazirliklariyla yakindan ilgilenir, özellikle okçulugun geregi üzerinde dururdu. Insanlar, atlar ve diger binek hayvanlari arasinda yarislar düzenler ve kazananlarin ödüllerini bizzat kendisi dagitirdi. Resulullah’in bu yarislari seyrettigi ve kimin kazandigini tespit ettigi yerin anisina, Medine sehrinin kuzey taraflarinda, bugün halen mevcut olan Sabak (yaris) mescidi insa edilmistir.

          Muhammed (AS), meteorolojiyi ve rüzgârin ve günesin savasçilar üzerindeki etkilerini çok iyi biliyordu. O dönemdeki savaslar -Hendek, Tâ’if ve Hayber’deki kusatma savaslari disinda- ancak yarim gün kadar sürdügünden, Resulullah (AS), kaynaklarin belirttigine göre, gün dogumu ve batiminda günesin Islâm ordusunun gözünü rahatsiz etmemesine dikkat ederdi. Seçme imkân ve firsati bulabildigi takdirde, düsmana üstünlük saglamak için ordusunu en iyi konuslandirabilecegi yerleri seçerdi.

           O dönemde henüz üniforma yoktu. Muhammed (AS), savas sirasinda kendi askerlerinin, silah arkadaslarini düsmandan ayirt edebilmesi için ustaca bir yöntem kullaniyordu. Her bir sefere çikildiginda bir si’âr (parola) belirliyor ve Müslümanlar, savas alaninda bire bir rastlastiklarinda yüksek sesle bunu söylüyorlardi. Bu parolalar, üniformalarin belli olmadigi özellikle gece savaslarinda oldukça ise yariyorlardi. Bununla birlikte, Bedir savasinda bazi ayirt edici isaretlerin kullanildigi da olmustur.

           Muhammed (AS), savas yöntemleri konusunda da gayet ilericiydi ve her zaman için düsmani kan dökmeden teslim almaya çalisirdi. Sehirlerin savunmasi için “hendek kazma” yöntemi Hicaz bölgesinde bilinmiyordu. Muhammed (AS), H. 5 yilinda bu usûlü kullanmistir. H. 7. yilda Hayber Yahudileri kendilerini mancinik ile savunurken, Müslümanlarin elinde mancinik yoktu. Ertesi yil, Tâ’if kusatmasi sirasinda Islâm ordusu, mancinigin yani sira, kusatma altina aldiklari sehrin surlarini yikmak için, içerden elle itilen ve derilerle zirhlandirilmis arabalar (debbâbe, dabûr) da getirmislerdi. Bu arada Selmân’in da bir mancinik yaptigi ifade edilmektedir.

           Bedir’de oldugu gibi, ilk askerî seferlerin hiçbirinde, hemsire, asçi vs. seklinde de olsa kadinlara görev verilmemisti. Daha sonralari ordu içinde bunlara yeterli sayida rastlanmaktadir. Hicretin 3. yilinda yapilan Uhud savasinda, aralarinda Resulullah’in ailesinin de bulundugu genç kadinlar, mücahitlere su vermisler ve yaralilara yardim etmislerdir. Hendek savasinda da, çok ilkel ve basit olmakla birlikte “Rüfeyde’nin çadiri”, askerî hastane olarak kullanilmis, yaralilar tedavi edilmek üzere oraya tasinmislardir. Ancak ilk dönem Islâm Ordularinda hiçbir zaman özel bir “din görevlisi” bulunmamistir. Zira namazlarda imam olmak, komutana mahsus bir görev ve ayricalik idi.

       Hicretten hemen sonraki yillardan baslayarak, Resulullah, Medine’yi ne zaman bir sefer için terk etse, yerine muhakkak bir vekil (nâip) tayin ederdi Dikkat çeken bir diger husus da, bu ayricaligin sirasiyla Müslümanlarin önde gelenlerine verilmis olmasiydi. Bu da, Muhammed (AS)’in verasete ya da hiyerarsik anlayisa dayanan bir baskanlik sistemine itibar etmedigini göstermektedir.

       Resulullah’in Ordusunda, ganimetin teslim alinmasiyla görevli özel memurlara da rastlamaktayiz. Düsmandan ele geçirilen her seyin, degerinin küçük ya da büyük olduguna bakilmaksizin ona teslim edilmesi gerekirdi.

Muhariplik haklari düsmanin hem cani hem de mali ile ilgili hususlari kapsiyordu: Düsman öldürülebilir, yaralanabilir, esir edilebilir ve gerekli her türlü zarara ugratilabilirdi. Ancak kabalik ve gereksiz vahset, Resulullah (AS) tarafindan Müslümanlara kesinlikle yasaklanmistir: Onlarin, ölülerin uzuvlarini kesmelerine, birini canli canli yakmalarina vs. kesinlikle izin vermemistir düsmani teslime zorlamak için kullanilan ates bu hükmün disindadir.

       Muhammed (AS)’in hayatinda, bu farkli uygulamalarin sayisiz örneklerini görmek mümkündür. Resulullah, savas sirasinda düsman tarafin kadinlarinin ve küçük çocuklarinin, savasa katilmadiklari için öldürülmelerini kesinlikle yasaklamistir. Bununla birlikte, Resulullah’in Ordusunda birçok kez silâha sarilarak etkin bir sekilde savasan kadinlar da yer almistir.


Son olarak, Islâm’da yasaklarin iki sinifa ayrildigini belirtelim: Kur’an ve hadislerde belirtilen yasaklar her zaman geçerli olup, misilleme yaparken bile bunlara karsi gelinmesi mümkün degildir. Digeri ise anlasmalardan dogan yasaklardir ve anlasma süresince geçerlidirler.

         Bu nedenle, bir ülkeye karsi savas ilân edilmis olmasi, o sirada Islâm ülkesinde bulunan o ülke insanlarini genellikle etkilemez; onlari hapsetmeye kalkisilmaz, sinir disi edilmezler, oturma izinleri iptal edilmez -vize geçerli oldugu sürece- kalip, savastan önce oldugu gibi islerini yapabilirler ve sonuç olarak, tamamen özgür bir biçimde, Islâm mahkemeleri önünde sadece davali degil, ayni zamanda Müslüman tebaadan biri aleyhine davaci bile olabilirler. Ayrica, kendi ülkelerine dönerken, Islâm ülkesinde bulunan kazançlari da dahil olmak üzere, bütün servetlerini beraberlerinde götürme hakkina sahiptirler.

 

 TÜRK ORDUSU HAKKINDA BİLGİ

 

       Türk ordusunun tarihi, M.Ö 209 lu yıllara Mete nin tahta geçtiği yılla kadar uzanır. Türkler, asker olarak tarih sahnesine çıktılar. Mete, Hun Türk ordusunu, onarlık esas alınarak 10 100 1000 10000 kişilik atlı birlikler halinde düzenledi. Bu düzenlemenin esasları günümüze kadar gelmiştir denilebilir.

       Türk devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili olan diğer bir unsur, hiç şüphesiz askerî teşkilâtlanmadır. Tarih boyunca Türk ordusu diğer millet ve devletlerin gıpta ettiği, öykündüğü bir ordu olmuştur. Türk askeri düşmana korku, dostuna ise büyük bir güven vermiştir. Türk ordusu hem teşkilâtlanma hem de savaş düzeni açısından kendine has özelliklere sahip olmuştur. Türkler askerlik alanında birçok kavim ve devleti etkilemiş, savaş gereçleri, giyim kuşam ve askerî nizam gibi konularda pek çok yenilikler getirmişlerdir. Atı bir savaş aracı olarak da ilk kez kullanan Türkler, bu sayede büyük bir hız ve manevra kabiliyeti elde etmişler, kısa zamanda geniş coğrafyalara hâkim olmayı başarabilmişlerdir. Türk silâhları da ordunun hareket kabiliyetine uygun olarak hafif ve etkili silâhlardan oluşmuştur. Özellikle Türk okları, kılıçları ve zırhları hafif fakat etkili vasıflarıyla, Türk askerînin vazgeçilmez silâhları olmuştur. Türkler, at üzerinde hareket hâlindeyken bile bu silahları büyük bir ustalıkla kullanabilmişlerdir. Türk silâhları çeşit ve nitelik bakımından, zaman içerisinde gelişip çoğalmış, ancak askerî teşkilât ve savaş taktiği, temel özelliklerini, bütün Türk devletlerinde muhafaza etmiştir. Merkez, sağ ve sol kollardan oluşan ordu, savaş düzeninde kendine has taktiklere başvurarak, kendinden çok daha büyük orduları dahi bozguna uğratmayı bilmiştir. Düşmanın imhası ile kesin sonuç alınan bu savaş taktiği "bozkır taktiği", "turan taktiği" ve "bozkurt taktiği" gibi çeşitli adlarla tarihe geçmiştir. Sahte ricat ile düşman ordusunu merkezden uzaklaştırıp, pusuya düşürmeyi esas alan bu taktikte, sağ ve sol kollar düşman ordusunu bir hilâl içerisine alarak, imha eder. Bu taktik İslâm öncesinde olduğu gibi, İslâmî dönemde de başarıyla uygulanmıştır. Dandanakan Savaşında, Malazgirt Meydan Muharebesinde, Miryakefalon'da, Mohaç'ta ve hatta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde bu taktik başarıyla tatbik edilmiştir. Türk devletlerinin kuruluşu ya da kurtuluşunda bu savaşların bir dönüm noktası olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

        Yukarıda belirtildiği üzere Türk devletlerinde belirli devlet ve askerlik düzeninin pek fazla değişmediği görülür. Bir devlet yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen hemen aynı teşkilâtı devam ettirmiştir. Çünkü Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Özellikle barış zamanında sivil ve askerî diye bir ayırım yapılmamaktaydı. Bu sebepten ünlü kültür tarihçimiz Bahaeddin Ögel haklı olarak Türklerde "halk ordu, ordu da halktır" demiştir. Dolayısıyla aynı halka, yani aynı kültür ve geleneğe dayanan yeni Türk devletinde teşkilât özelliklerinin devam etmesi tabiîdir. Bütün Türk devletlerinde ordu, halk ile iç içe girmiştir. Bir bölgeye sefer yapılacağı zaman sadece eli silâh tutan kişiler değil, onların aileleri de sefere iştirak ederlerdi. Bu sebeple Göktürkler, kitabelerde yazdığı şekliyle, fethedecekleri topraklara "süleyip konarlardı". Yani sadece "sü" (asker) göndermekle kalmazlar, bunun yanında halkı o bölgeye "iskân" ederlerdi. Türk fetihlerinin kalıcı olması ve fethedilen bölgelerin "Türkleşmesi" bu şekilde gerçekleşirdi. Yurt tutmayı amaçlayan "sülemek" ve "kondurmak" siyaseti İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir. "Gaza ve cihat" aşkıyla XI. yüzyıldan itibaren Azerbaycan, Suriye ve Anadolu'ya giren Türkler, kendinden önceki bazı kavimler gibi, bu bölgeleri işgal ve istilâ edip geri çekilmemişler, aksine kendileri için yeni bir yurt olduğu şuuruyla, girdikleri toprakları mamur hâle getirmeyi hedeflemişlerdir. Çadırlarıyla, arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün bir millet, Anadolu'ya yerleşmiş, buraya kendi kültürünün damgasını vurmuştur. Fethedilen bölgelerde uygulanan toprak sistemi, askerî olduğu kadar, idarî ve sosyal bakımlardan da devlet ve milletin gelişip, güçlenmesine imkân sağlamıştır.

 

 

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NDE ORDU TEŞKİLATI

 

Anadolu Selçukluları’ndaki askeri teşkilat ,Büyük Selçuklulardakilerle büyük bir benzerlik gösterir. Ordunun esası, Hassa (Gulam), Türkmen, dirlik (ıkta) sahiplerinin ve tâbi devletlerin kuvvetleriyle çeşitli ırk ve milletlere ait (İslâm, Rum, Gürcü, Ermeni) ücretli askerlerden oluşurdu. Genellikle devlet başkentinde bulunan ordu komutanı, Emîrül-Ümerâ, ya da Beylerbeyi, kumandanlar ise Sipehsâlâr (subaşı, ya da Serleşker) unvanlarını taşırlardı.

        Hassa birlikleri, sultanların özel askerleridir. Genellikle atlı olan bu kuvvetlerin bir bölümü de yaya idi. Bu birlikler, Rum, Rus, Gürcü, Deylemli ve diğer Türk kavimlerin-den köle, ya da tutsak alınmak suretiyle oluşturulurdu. Çeşitli ırk ve uluslara mensup olan çocuklar, Gulam hâne denilen köle yetiştirme okullarında özel bir eğitimle yetiştirilirlerdi. Bunlar arasından çok değerli kumandan ve devlet adamları yetişmiştir.
        Anadolu Selçuklu Devleti’nin esas kuvvetini oluşturan dirlik (ıkta) sahiplerinin kuvvetleri tamamen Türklerden oluşurdu. Bunlar en küçük birlik, 50 kişi idi ve bir komutanın emrinde bulunurdu. Bunların kumandanları olan subaşılar,genellikle önemli konumdaki il ve yörelerinin güvenliğini sağlamaktan başka, savaş sırasında da ilçe, nahiye ve köylerdeki dirlik kuvvetlerine kumanda ederlerdi. Subaşılar, Sipehsâlâr emirlerle Serleşkerlerle bağlı idiler.

        Anadolu Selçuklu ülkesinin uç (sınır) bölgelerinde,devletin hizmetinde olarak daima savaşa hazır bir durumda bulunan Türkmen kuvvetleri de vardı. Bu kuvvetler, Selçuklu ordusuna bağlı olarak kendi beylerinin komutasında savaşlara katılırlardı.A

nadolu Selçukluları’na zaman zaman tâbi olan belli başlı beylikler, Danişmendler, Mengücekler, Artuklar, Demeçoğulları, İnaloğulları, Haleb ve Güney Doğu Anadolu’daki Eyyûbi Melikleri ile Çukurova Ermeni Prensliği idiler. Bu beylikler, Anadolu Selçuklu Devleti’ne, vasallık statülerine göre yıllık vergi ödemekten başka, savaşlarda ve gerektiği durumlarda askeri birlikler de gönderirlerdi.

        Anadolu Selçuklu Devleti’nin ordusu, Büyük Selçuklularda olduğu gibi, öncü (mukaddime,talâye ve talia), sağ (meymene), sol (meyser), kanat, artçı (dündar),saka ve mekez (kalb) hattından oluşurdu. Orduda çarhçı (Tiriçarh), okçu, mancınıkçı, neftçi ve mızrak (kargı), gürz (topuz), nacak (küçük balta), taş gülle gibi silahlar ile kuşatma aletleri olan mancınık ve arrâde de kullanılırdı. Sayısı 100 bine kadar çıkabilen Anadolu Selçuklu Devleti’nin ordusu, devrin en güçlü kuvvetlerinden birisini oluştururdu.
Anadolu Selçuklu Devleti, Akdeniz ve Karadeniz’deki Antalya, Alanya, Sinop ve Samsun kıyı kentlerini fethettikten sonra bu limanlarda büyük tesisler kurarak donanma inşa ettiler. Böylece onlar, Osmanlılardan önce ilk deniz kuvvetlerini meydana getirdiler. İnşa edilen çeşitli büyüklükteki gemilerle Akdeniz ve Karadeniz’de ticaret etkinliklerinde de bulundular. Selçuklu donanmasının düzeni, sayısı ve diğer teşkilatı hakkında bilgimiz yoktur. Sadece donanmaya, Emirusevahi (Sahiller Emiri) ve ya Reisübahr (Deniz Reisi) adı verilen komutanların sevk ve idare ettiği bilinmektedir.

 

        Ordu: Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve timarlı sipahilerden meydana eliyordu. sarayda özel olarak yetiştirilip, doğrudan sultana bağlı olan Gulamân-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Hassa ordusu; melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaşlıydılar.

        Sipahiler; süvari kuvvetleriydi. Sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askerî iktalar sayesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idarî bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu, 400.000'e kadar çıktı. Bunun 46.000'i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. İkta sistemiyle, ülke menfaatlerini âhenkleştirip, kudretli askerî ve idarî teşkilata sahip oldular. Aynı sistem, Osmanlılar'ı da etkiledi. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.

        Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, çekre, zemberek, pala, cevşen (zırh) ve çokal kullanılırdı. Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında pek mahir ustalar tarafından imal edilirdi. Büyük Selçuklularda deniz kuvvetleri olmamasına rağmen, bağlı devletlerde vardı. Ordunun ihtiyacının karşılanması ve meselelerin halline Dîvanü'l-ceyş bakardı.

 

ASKERİ VE İDARÎ YAPI

 

        Selçuklularda miri toprakların "ikta" yoluyla hizmet ehline verilmesi, İslâm devletlerinde görülen bir uygulama olmakla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, Türklerin yaşayış ve teşkilâtı göz önüne alındığında bu sistemde İslâm öncesi uygulamaların izleri de görülebilir. Konargöçer Türk yaşayışında belirli yaylak ve kışlaklarda "yurt" tutan halk, Selçuklularda ve Osmanlılarda görülen "ikta", "tımar" veya "yurtluk-ocaklık" sistemine pek de yabancı değildir. Bu uygulamalar arasındaki farklar ise daha çok sosyal yaşantıdaki değişme ve gelişmelerle izah edilebilir. Selçuklu "ikta" sisteminde hizmetleri karşılığında askerî ve sivil görevlilere verilen topraklar oldukça büyük iken, feodal yapıyı kırmaya çalışan Osmanlılar "dirlik"leri küçük tutarak merkezi yapıyı kuvvetlendirmişlerdir. Askerî sistemde de benzer değişiklikler, sosyal ve idarî yapının gelişmesiyle izlenebilir. Haşer-kaşer sisteminden yaya-müsellem'e geçiş, yaya-müsellemden "kapıkulu" ve timarlı sipahi'ye geçiş aslında bu açıdan ele alınmalıdır.

      Selçuklular, hizmetleri karşılığı belirli toprakların gelirlerini alan ikta sahibi askerlerin yetersiz kaldığı hâllerde, taşrada oturan veya konargöçer yaşayan kimseler arasından askerlik hizmeti için yararlanmışlardır. Kimine göre "haşer-kaşer" denilen ve sultanın hassa askerî sayılan bu zümre, "ulufe" alan maaşlı askerlerdir. Ancak bunların bütün zamanlarını askerliğe ayırmamaları, onları profesyonel askerlerden ayırır. "Haşer ve kaşer"ler, taşrada tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta, ancak savaş zamanı seferlere katılmaktadır. Dolayısıyla, profesyonel olmayan bu sınıf, sefere gitmedikleri zaman, "elli başı" veya "bölükbaşı" denilen görevliler tarafından belirli bir süre eğitilmektedir. Neticede "haşer-kaşer", her ne kadar sultanın hassa birliği olarak taltif edilmişlerse de, hizmetleri açısından "gönüllü asker" sayılmalıdır. Anadolu Beylikleri döneminde, hükümdarın atlı-yaya kuvvetleri, beylerin sahip oldukları ikta dolayısıyla beslemek zorunda oldukları askerler, dirlik sahibi sipahlar ve "çerik" denilen aşiret kuvvetleri, orduyu oluşturan belli başlı unsurlardı. Savaş zamanında "gönüllü" adı ile birtakım kuvvetler de orduya katılmaktaydı ki, bunlar Anadolu Selçuklularındaki "haşer-kaşer"lerle aynı statüye sahipti. Zaman içerisinde çerik denilen aşiret kuvvetleri ve haşer kaşer denilen gönüllüler askerî sistem içerisinde güç kazanmışlardır. Osmanlı Devletinin kuruluşunda "yaya-müsellem" adıyla daha da gelişen sistem, bu açıdan köklerini Selçuklular ve beyliklerden alır.

      

      OSMANLI ORDUSU HAKKINDA

 

      Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey, Bizans'a ucunda giriştiği gaza ve cihatlarda, fetih sonrası tımar tevcih edeceği Türkmen kuvvetleri ile Anadolu Selçuklularında haşer kaşer diye bilinen çift çubuk sahipleri ve ahi gençleri (feteyan) gibi gönüllülerden faydalanmıştır. Söğüt, Bilecik, Karacahisar, Eskişehir civarındaki köy ve çiftliklerde tarım ve hayvancılıkla uğraşan kır kesimi yoğun biçimde savaşlarda ve fetihlerde rol almıştır. Dolayısıyla bunlar bir nev'i hükümdarın hassa ordusu görevini görmüş ve bu görevleri karşılığında ise belirli gelirlere sahip olmuşlardır.

        Orhan Bey zamanında fetihlerin artması, idarî, malî ve askerî düzenlemeleri zorunlu hale getirmiştir. Savaş zamanında Orhan Bey'in yanında yer alan bu gönüllü gençler, o sırada vezir olan Alaaddin Paşa'nın önerisiyle tanzim edilir. Sivillerden ayrılabilmesi için, bunlar başlarına "ak börk" giyerler. Fetihlerden sonra tımar alanlar ise "kırmızı börk" giymeye başlarlar. Köylü çiftçi gönüllülerin ve Türkmen kuvvetlerinin sürekli askerliğe geçişleri için, onların gönüllü olmaktan çıkarılması ve verdikleri hizmete karşılık belirli vergilerden muaf tutulmaları gerekli idi.

        Çandarlı Halil Paşa, kendilerine "çiftlik" verilmeleri karşılığında, bu grubu düzenli asker statüsüne sokmayı başarmıştır. Nitekim bu düzenlemeden sonra pek çok kişi "yaya" yazılmak üzere başvurmuştur. İdris-i Bitlisi'ye göre yayalar 10, 100 ve 1000 kişiye göre tanzim edilip, başlarına bir görevli getirilmiştir. Yayalar piyade olarak, müsellemler ise atlı olarak hizmet görmüşlerdir. Çiflik gelirlerinin büyüklüğüne göre yayanın dışında, umumiyetle kendi ailesinden olan "yamak" beslemek yolu ile sefere eşmişlerdir. Batı Anadolu ve Rumeli'nin fethinde önemli roller oynayan yaya ve müsellemler zaman içerisinde önemlerini kaybedeceklerdir. Çünkü çiftini çubuğunu bırakarak, uzun seferlere çıkmak, hem kendileri için hem de devletin fetih siyaseti için uygun düşmemektedir. Nitekim padişahın hassa ordusu içerisinde müsellemlerin yerini "sipah" zümresi, yayaların yerini ise "azab" zümresi alarak, kapıkulu askerlerinin temeli atılacaktır. Bu zümrelerin güçlenmesi yaya ve müsellemlerin fonksiyonlarını ikinci plâna atmış, Osmanlı devletinin fetih amaçlı savaşlarında, belirleyici bir unsur olma özelliklerini kaybetmelerine yol açmıştı

         Görüldüğü gibi, Selçuklu devrinden, Osmanlı kuruluş dönemine kadar, Anadolu ve Rumeli'nin Türkleşmesinde gönüllü diyebileceğimiz "haşer-kaşer" veya "yaya-müsellem"ler, Göktürklerdeki "sülemek-kondurmak" siyasetini, bu devirlerde de uygulamışlardır. Osmanlı Devleti'nin bir cihan imparatorluğu hâline geldiği yıllarda ise, Selçuklu "ikta"sının daha gelişmiş şekli olan "dirlik" (tımar) uygulaması ön plâna çıkacaktır. Savaş ve fetihlerde yararlık gösteren sipahilere, belirli toprakların gelirinin verilmesini esas alan "dirlik"ler, XVII. yüzyıla kadar, Osmanlı idarî, mali ve askerî yapısının temelini oluşturmuştur. Dirlikler, liyakat ve görev esasına göre üç kısma ayrılırdı.

        20 bin akçaya kadar olan vergi gelirleri "tımar", 100 bin akçaya kadar ki gelirler "zeamet" ve 100 binden fazlası ise "has" adıyla kaydedilirdi. Dirlik sahipleri umumiyetle her 5 bin akça için bir "cebelü", yani donanımlı asker beslemek ve savaş zamanı onlarla birlikte sefere "eşmek" zorundaydı. Fethedilen topraklar büyüdükçe, yeni tımar tevcihleri yapılarak, asker sayısı hızla artıyor ve böylece, hem askerî hem malî hem de idarî açıdan Osmanlı devleti güçleniyordu. Osmanlı ülkesinin büyük bir bölümü tımar sistemi içinde yer aldığından, idarî yapının esasında da toprak tasarruf şekilleri belirleyici unsur olmuştur.
        Sancaklar ise "beylerbeyilik" veya "eyalet" denilen üst idarî yapılara bağlanır. Başlangıçta sadece askerî görevli olarak görülen fakat daha sonra hem askerî hem de idarî açıdan görevler üstlenen dirlik sahipleri, bu idarî ünitelerin yöneticileridir. Timar sistemine göre "ehl-i seyf" (askerî kesim) umumiyetle nahiye ve kazalarda "sübaşı", sancaklarda "sancak beyi" ve eyaletlerde "beylerbeyi" adıyla liyakat ve vazifelerine göre dirlik alırlar. Ehl-i ilm (ilim sahibi) olanlar ise kaza ve sancak merkezlerinde "kadılık" görevini üstlenirler.

        Osmanlıların kurdukları ordu daha 1396'da Dünyanın Timur'unkinden sonra 2. kudretli ordusu haline geldi. 1447'de Dünyanın 1. ordusu oldu, bu vasfını ancak 1771'de kaybetti. 1871'e kadar Dünyanın 3. ve 1787'e kadar 4. ordusu durumunda idi. 1517'den 1683'e kadar ise, Dünya'nın geri kalan bütün ordularının toplam gücüne eşit bir halde idi.

        Bu üstünlük birincisi disiplin, ikincisi teknik üstünlük ve bu güçlü orduya yetecek kadar mali gücün olmasından kaynaklanmaktadır.

        XV. asırdan itibaren Osmanlı subayları, topçuları, kaptanları, leventleri yabancı devletlerce aranır oldular. Çok büyük maaşlarla cezbedildiler. Osmanlı hükümeti siyaseti icabı, subaylarını belirli bir müddet veya kaydı-ı hayat şartıyla yabancı devletlere verdi. Bu subaylar İslam devletlerinde büyük hizmet verdiler ve el üzerinde tutuldular.

        Osmanlılarda istihbarat işine büyük önem verilmiştir. Fatih'in İkinci Beyazıt’ın, Kanuni'nin, Avrupa ülkelerindeki ajanları ünlüdür. Bunlar o ülkenin halkı arasına karışmış akıncı ve korsan sınıflarından Osmanlı komando subaylarıydı. İç haberleşme de çabuktu. Menzil teşkilatı mükemmeldi.Çok stratejik olan İstanbul - Budan yolu üzerinde her menzilde su depoları ve buz-haneler vardı. Asker her menzilde bedava su ve buz alıp yoluna devam ediyordu. Ayrıca Türk çadırları da çok muazzam yapılmıştır. Yağmur, kar, güneş, rüzgar tesir etmez. Üstelik güzel ve süslü sanat eserleridir. İçlerinde halı ve minder vardır. Türkler göç ebe bir toplum olduklarından dolayı çadır tecrübeleri iki bin yıllıktır.Atlar çok seçkin, inanılmaz derecede iyi terbiye edilmiş, çok iyi bakılan hayvanlardı. XIX.asırda bile böyleydi.

 

        SÜVARİ 2. Mahmut'un modern ordu ve donama için Osmanlı hizmetine aldığı İngiliz amirali Sır Adolphus Slade, İngiltere'ye dönüşünde hatıralarında şunları anlatır: "Kelefçe meydan muharebesinde (1827)Türk süvarisini gördüm. 'Allah Allah' diye bağırarak atlarını Rusların üzerine sürdüler. Kale düzeni almış Rus piyadesi bu taarruza dayanamayıp çözüldü. Türk süvarileri spor yapıyor gibiydi. Rus piyadesinin acziyle eğleniyordu. Türk piyadesi muharebeye karışmayıp seyrediyordu. Bu oyun iki saat sürdü.. Türk süvarisi gününün çoğunu at üzerinde geçirir, eğitimde yana halkalardan geçer, dört nala giderken hedefini vurmayı öğrenirdi. Cirit atmakta üstlerine yoktu. Hiçbir yabancı devlet süvarisi Osmanlı süvarisini teke tekte yenemez. Türk süvarisi, 100 yard gibi kısa mesafeden baskın taarruz edebilen nadir süvarilerdendir. Ukrayna kazakları arızalı arazide Osmanlı süvarisine yetişemedi. Ricat taktikleri göz kamaştırıcı idi. İki süvariyi yan yana görmenin imkanı yoktu. Rus topları aciz kalıyorlardı. Çok az Türk süvarisine şarapnel isabet etti... Ruslar, açıkta Türk süvarisini karşılayamayacaklarını anladılar. İstihkamlarına sindiler. Bu defa istihkamlarına saldırmaya başladılar. Türk süvarisi ölümden zerre kadar korkmuyordu. Bir an tüfeklere rağmen siperlerin önüne geldiler. Yıldırım gibi uzaklaştılar. Ruslar, Türk süvarilerini takip edemiyorlardı. Sanki Türkler süvarilikten başka at cambazlığı yapıyorlardı. Ama sonunda Rus topçularına dayanamadılar. Birden bir Türk paşası meydanda yalnız kaldı. Tam esir alınmak üzereyken bir Türk süvarisi Rus komutanı tam alnından piştovuyla vurdu. Komutanın atını çekti ve hemen uzaklaştı. Bu olay birkaç saniye içinde oldu. Ben ve Ruslar şaşırmıştı." Avrupa devletlerinde, Türk süvarisinin üstünlüğü kabul edilmekteydi. Osmanlı ordusu devamlı bir ordu idi ve o kişilerin mesleği sadece savaşmaktı. Bu Avrupa devletlerinin elinde olmayan mali güç sayesinde meydana gelmektedir.

        TOPÇU : Top kullanan kapıkulu sınıfıdır. Top, Birinci Murat devrinde ordunun silahlarından biri olarak kabul edildi ve 1389 Kosava muharebesinde kullanıldı. Ancak ordunun vazgeçilmez silahı olarak kabulü ve aynı ehemmiyette donanmaya da uygulanması 1453'dedir. III. Selim kışlayı yeniledi
Osmanlı ordusundaki topçular 1700 yılına kadar dünyanın üstün teknik sahip topçusu sayılmıştır. Bu Osmanlı topçu üstünlüğü, 3 asır kadar dünyaya hükmetmiştir. 1700'e doğru Avrupa topçusu, teknik ve taktik olarak Osmanlı topçusuna erişebilmiştir.İran şahını ve Memluk sultanını yenerken Osmanlı topçusunun hakkını vermek gerekir. Dünya tarihinde ilk düzenli top saldırısı İstanbul'un Fethi olarak kayda geçmiştir.1770 yılında dahi Osmanlı topçularının çok iyi durumda olduğunu, dakikada 5 gülle atan seri ateşli topları bulunduğu, dakikada 15 gülle atabilen roket topların Osmanlılar'da olduğu hatta padişahın top atışlarını seyrettiğini kendiside bir topçu olan Baron De Tott yazmaktadır.

        Osmanlı topçusunun teknik üstünlüğü 16.YY çok üst seviyelerde idi. Osmanlı mermilerinin Avrupa'daki mermilerden üstün olduğu kayda geçen diğer bir üstünlüktür. Fatih zamanında kullanılan yivli top ancak 1870'de Avrupalılıar'ca yapılabilmiştir. Yivli topun yapımını Türklerden öğrenildiği bir gerçektir. İlk havan topunuda Fatih bulmuştur. Bu da Osmanlı topçusunun üstünlüğünü kanıtlamaktadır.
Osmanlı tophanelerinde de Avrupa devletlerine göre büyük bir teknik üstünlük vardır. 17. yüzyılda Dünyanın en iyi toplarını üreten İstanbul döküm hanesi aynı zamanda dünyanın en büyük döküm hanesiydi. Kaldı ki başka döküm hanelerde vardı. İstanbul dışında başlıca 7 tane döküm hane vardır. Madeni top güllesi yapan 6 fabrika mevcuddu. Ocağın 6 tümgenerali vardı. Topçubaşı ocağın en büyük komutanı idi. Dökümcübaşı, tophanenin en büyük mühendis komutanıdır. Sonra gelen topçular kethüdası, kumandan muavini idi. Sonra topçu katibi gelirdi, Maliyeci generaldi. Sonra dökücüler kethüdası ve tophane emini geliyordu.Topçuların haftada iki gün atış yaparak yetişmesi, başarılı olamayanların diğer sınıflara nakli, kanundu. XVII. asır ortalarında topçu başının aylığı bugünkü rayicle 9600 dolar, diğer 5 generalin 4000 dolar kadardı. Yine Kanuni döneminde topçu erlerin maaşı yeniçerilerden günde 6 ila 9 akçe idi . İçlerinde az devşirme vardı. Gönüllüler ocağa alınırdı. Ocağın sağlık teşkilatı mevcuttu.1826 Vak'a-i Hayriye'sinde bu ocak devletin yanında yer aldı. İkinci Mahmut, ocağın adını değiştirerek az değişiklikle muhafaza etti. Zira subayları, diğer ocaklarda olduğu gibi alaylı değillerdi. Yarım asırdan fazla bir zamandan beri Mühendis-hane Berrî-i Hümâyûn me-zûhu mühendis topçu subaylardı. İkinci Mahmut askeri fabrikalarıda topçuya ekleyerek Tophane-i Amire Müşirliği kuruldu ve müşir, kabineye 3. asker bakan olarak katıldı. Adı topçu ferikliği olarak değiştirildi.Ocağın mevcudu 5000 kadardı. Ayrıca taşrada 2000 kadar tımarlı topçu vardı.

TIMARLI SIPAHILER

        Bu sistem Selçukluklardan alınmıştır. Ülkenin her yerinde sipahi yoktur. Ülkenin çekirdeği olan eyaletlerde kurulmuştur. Mesela Afrika'da hiç bu sistem kurulmamıştır.Anadolu, Rumeli ve Suriye aletlerinde kurulmuştur.

Kurulus dönemınden ıtıbaren devam edegelen bu sıstem, uzun müddet devam etmıstı. Böylece devletın asker ıhtıyacı, kendılerıne tımar vermek suretıyle halk tarafından karsılanıyordu.

Dırlık verılen tımar sahıbı, elındekı ımkânlardan ıstıfade ıle "Cebelû" veya "Cebelî" denılen bır askerî güç bulundurmak zorunda ıdı. Tımarlı sıpahılerın besleyeceklerı asker (cebelû) sayısı, tımarın gelırıne göre degısıyordu. Sefer esnasında tımar sahıbı olan sıpahı, cebelûlerı ıle bırlıkte harbe ıstırak etmek zorunda ıdı. Aksı takdırde gerı verılmemek üzere tımarı elınden alınırdı. Mesru bır mazeretınden dolayı gelemeyen veya beylerbeyının emrı ıle güvenlık mülahazasıyla yerınde kalıp sefere ıstırak etmeyenler ıçın böyle bır ceza uygulanmazdı. Atlı olan bu askerî sınıf, bınıcılıkte ve kılıç kullanmada son derece maharet sahıbı ıdı. Pıyadelerın korunması bunların sayesınde mümkün oluyordu. . Tımarlı, tımarındaki köylünün mahsul vergisini toplar ve kendisi için alır. buna karşılık, tımarının gelirine göre atlı asker ve tam teçhizat ile savaşa katılır. Aynı zamanda bulunduğu bölgenin asayişini sağlamak zorundadır.

Cebelûler, genellıkle Anadolu gençlerınden teskıl edılıyorlardı. Bununla beraber bazan sıpahının para ıle satın aldıgı veya savaslarda esır etmıs oldugu kımselerden de olabılırdı. Cebelûnun bütün masrafı "sahıb-ı arz" da denen tımar sahıbıne aıttı. Sıpahı, kendı bölgesınde veya baglı bulundugu sancak dahılınde oturmak zorunda ıdı.

Tımarlı sıpahıler her sancakta bır kısım bölüklere ayrılmıslardı. Her bölügün "Subası" denılen çerıbasları ıle bayraktar ve çavusları vardı. Tımarlı sıpahılerden her on bölük (bın kısı) bır alaybeyının komutası altında bulunurdu. Alaybeylerı ıse sıpahılerı ıle bırlıkte baglı bulundukları sancakbeylerının, onlar da eyalet valısı olan beylerbeyının komutası altında sefere gıderlerdı. Tımarlı sıpahılerın ıyı atları, kılıç, kargı, kalkan ve okları ıle baslarında mıgfer, üstlerınde de zırh bulunurdu. Savas esnasında ordunun sag ve solundakı kanatları teskıl ederek hılal seklını almak suretıyle yandan gelecek saldırılara karsı merkezı muhafaza edıyorlardı. Savasta ölen sıpahının çocukları devlet tarafından hımaye edılır ve çocuklarından bırıne dört bın, ıkıncısıne üç bın akçalık tımar baglanırdı.

Bılındıgı gıbı mırî arazı rejımının bır sonucu olarak ortaya çıkan dırlık sıstemınde sıpahî, topragın gerçek sahıbı degıldır. Bu sebeple o, tasarruf hakkını elınde bulundurdugu arazıyı herhangı bır sekılde satamayacagı gıbı varıslerıne mıras da bırakamazdı. O, devlet tarafından bellı hızmetler karsılıgında kendısıne verılen arazıyı kullanma (tasarruf) yetkısıne sahıptır. Kanunnâmelerle belırlenen kaıdelerın dısına çıkamaz. sıpahının seferde ölmesı halınde tımarı çocuklarına kalırdı. Nıtekım daha Osman Gazı zamanında, sıpahı, çocukları ve tımarla ılgılı bazı kanunların yürürlüge gırdıgı bılınmektedır. Asıkpasazâde'nın ıfadesıne göre ölen dırlık sahıbının tımarı, ogluna verılecektır. Sayet ölen kımsenın oglu küçük ve sefere gıdemeyecek yasta ıse, o zaman onun yerıne hızmetçılerı sefere gıdeceklerdır. Böyle bır uygulama, seferdekı sıpahıye daha bır kuvvet kazandırıyordu. Insan ruh dünyasının karmasık ısteklerınden bırı de kendınden sonra evlatlarına bır seyler bırakma arzusudur. Bınaenaleyh, tam anlamıyla malıkı olmasa bıle öldükten sonra topragının kendı çocuklarına ıntıkal edecegını bılen bır sıpahı, sefer esnasında cephe gerısınden emın demektı. Bu da ona ayrı bır güç verıyordu. Çünkü ölse bıle, devletın kendı çocuklarını koruyacagını bılıyordu. Bu bılgı, ona bır dınamızm verıyordu.

Kanunî Sultan Süleyman'ın son zamanlarına kadar Türk ordusunun en güçlü askerı olan tımarlı sıpahı, bılhassa XVI. yüzyılın sonlarından ıtıbaren bu sınıfın arasına da yabancıların gırmesıyle yavas yavas bozulmaya yüz tutmustu. Bunların, dısıplınlı ve muntazam olmaları, Kapıkulu ocakları ıle bır denge saglıyordu. Tımarların önemlerını kayb etmesı, tımarların muharıb olmayan sınıflara verılmesı ve bazı tımar gelırlerının mukataa-ı mırıye adı ıle hazıneye aktarılması, bunların nüfuzlarının azalmasına sebep oldu. Keza, XVII. yüzyılın ortalarından ıtıbaren hızmet bölüklerının kaldırılması üzerıne tımarlı süvarıler, adeta yaya, müsellem ve yörükler gıbı top, cephane ve dıger harp levazımatını, nakl etmek, kalelere zahıre götürmek, tamır ıslerınde hızmet görmek ve benzer daha nıce gerı hızmetlerı ıle vazıfelendırıldıler. Bu uygulama, teskılat ıçın ıkıncı bır darbe oldu.

XVII. asır baslarına kadar Anadolu ve Rumelı'dekı tımarlı sıpahîlerle, bunların kanunen beraberlerınde harbe götürmeye mecbur oldukları "Cebelû" sayısı 90 bınden fazla ıken bu mıktar, sonraları üçte bıre ınmıstı. Tımarlı sıpahı askerının azalması sonucunda valıler, kapılarında besledıklerı derme çatma levend, sarıca, sekban gıbı kuvvetlerle bunların yerlerını doldurmaya çalıstılar. 

       Bu sınıfın altın çağı Kanuni döneminde 166200 tımarlı sipahinin 74600'ü Rumeli, 96600 eyletlerinde idi. Anadolu ve Rumeli sipahileri karıştırılmaz, iki ayrı kanat haline muharebeye sokulur.
XVI. asrın son çeyreğinden itibaren bu sınıf asker, devamlı şekilde azalmaya başladı. Son tımar, 1850'de ortadan kalktı. Zira piyade, süvariye nazaran ağır basmaya başladı.Tımarlılar, Anadolu ve Rumeli'nin Türküleşmesinde, İslamlaşmasında da hizmet ettiler. Tımarlar ortadan kalktıkça, toprak rejimi bozuldu. Yerine o toprağı şu şekilde veya bu şekilde alan insanlar geçti.

 

        YENİÇERİ : Ocağı 1363'de Birinci Murat ile vezir-i azamı Çandarlı Hayrettin Paşa kurdular. Rumeli ve daha az sayıda Anadolu'da iyi Hıristiyan ailelerin seçme çocuklarını çocuk yaşta alınıyor. Müslüman yapılıyor, birkaç yıl Türk dilini, örfünü öğrenmek üzere muteber Türk çiftçi ailelerinin yanına veriliyor, sonra acemi oğlan adıyla kışlalara sevk ediliyor, orada askeri eğitim görüp yeniçeri neferi oluyorlar.Kabiliyet gösteren yeniçeriler subay oluyorlardı. General de olabiliyorlardı.
Bu ocak temel olarak piyade sınıfıdır. Fakat bazı taburları atlıdır. 15. YY sonlarına doğru tüfek verilmeye başlandı. Kılıç, ok yay gibi silahlarla savaşan taburlar azaldı. daha çok ağır piyade tümeni olarak belirtile bir. Silahlara diğer piyadelere göre ağırdı. Bütün yeniçeriler maaşlı idiler. Maaşlarını gündelik hesabıyla üç ayda bir askeri törenle alırlardı. Maaşlarına ulufe denir. Büyük şehirlerde yeniçeri olmakla beraber, ocağın en büyük kısmı İstanbul'dadır. Kapıkulu askerlerinin en ehemmiyetlisi yeniçerilerdir. Kapı sultanın kapısıdır.

        Osmanlılarda yeniçeriler birçok soruna neden olmuştur. Padişahlar vezirler kellelerinden olmuşlar, isyanlar çıkarmışlardır. Özellikle gerileme döneminde birçok isyan çıkarmışlardır. II. Mahmut bu orduyu kaldırıp yerine, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adında bir ordu kurmuştur. Yeniçeri ocağı 463 yıl faaliyet göstermiştir. (1826)

 

 

 

 

 

 

 

7) YENİÇERİ GENERAL VE SUBAYLARI

Ocağın kumandanı olan yeniçeri ağası, Divan-ı Hümayun (bakanlar kurulu) üyesi, beylerbeyi (orgeneral) rütbesinde, " ağa" denilen askerdir. Bazılarına vezir (mareşal) payesi de verilirdi, bunlara "paşa" veya " ağa-paşa" denir. Divanda yalnız ocaklarını, askeri, savaşı ilgilendiren konularda konuşup rey kullanabilirler. Vezirler gibi her mevzuda rey kullanamazlar. Bundan ikinci derecede bir nazır olduğu anlaşılır.
        Enderun mezunu, saraya yakın, askerden çok politikacıdır. Terfi edip vezir olurlar. Bir çok sadrazam, vaktiyle yeniçeri ağalığı yapmışlardır." Ağa Sarayı" denen çok büyük konakta hem oturur, hem ocağı buradan yönetirlerdi. Burada kendi başkanlığına yeniçeri generalleri ile " Ağa Divanı" kurarak ocağın meselelerini karara bağlar ve yetkilerini aşan meseleleri Divan-ı Hümayun'a götürür. 1451'de Fatih Sultan Mehmet yeniçerilerin tahta geçişindeki bir terbiyesizliğine kızarak yeniçeri ağalığı makamını ortadan kaldırmıştır. Torunu yavuz 1515'de tekrardan kurdu. Bu nedenle 64 yıl ocağı, yeniçeri ağası olmadığı için, segbanbaşı denen general yönetti.

        Vezir unvanı verilen il yeniçeri ağası Süleyman Kenan Ağa Paşadır (şubat-1653). 1515-1826 arasındaki 311 yılda bu makamda 275 değişme olmuş, bazı ağalar 2 defa ve bir ağa 3 defa bu makama gelmişlerdir. Ağaların 29'una vezir payesi verilmiştir. En çok bu makamda kalan üç kişi görevlerini sırasıyla 9, 7 ve 6 yıl muhafaza etmişlerdir. 25 ağa, sonradan sadrazam olmuşlardır. XVI.asrın sonlarına kadar yeniçeri ağası yalnız padişah ile sefere çıkardı. Orduya sadrazam kumanda ediyorsa, yeniçeriler segbanbaşının kumandasında sefere katılır, yeniçeri ağası İstanbul'da padişahın yanında kalırdı. XVI. asırdan sonra padişahlar az sefere çıktıkları için, yeniçeri ağaları da sadrazamlar yanında savaşa katılır oldular.
        Segbanbaşı ocağın 2.büyük generalidir. Segbanbaşılar içinde çok değerli generaller, harp adamları yetişmiş bazıları sonradan sadrazam olmuşlardır. Yeniçeri ağası ile kul kethüdası çok politik şahsiyetler olmakla beraber, ocağı askerlik bakımından doğrudan doğruya segbanbaşı yönetmiştir. Yeniçeri ağasının gerçek kurmay başkanı idiler. Sancak beyi derecesindeydi. Terfi ederse yeniçeri ağası, büyük bir sancağa bey ve XVII. asırdan itibaren beylerbeyi olurdu.

        Kul kethüdası veya Kahya Bey, ocağın 3.generalidir. Bazı dönemlerde segbanbaşı'na takaddüm ederek 2.olmuştur. Tümgeneral olup terfi ederse beylerbeyi olurdu.

        Yeniçeri Katibi ve halkın tabiriyle Yeniçeri Efendisi, ocağın 4.generali idi. Fakat yeniçeri ve asker olmayıp, sadrazamca tayin edilen maliyeci bir tümgeneraldi. Ocağın muazzam bütçesi, ödemeleri ve maaşları, bu maliyecinin elindeydi.

        Turnacıbaşı, ocağın 5.generalidir. Aslında 68.orta kumandanı idi, fakat bu taburu ona vekaleten bir binbaşı yönetir, turnacıbaşı karargahta çalışırdı.

        Samsoncubaşı 6.general olup gerçekte 71.orta kumandanı idi. Zağarcıbaşı 7.general ve gerçekte 64.orta kumandanı idi. Bu üç general terfi ederse seçkin bir sancağa bey veya doğrudan doğruya bir eyalete beylerbeyi olurdu. Solakbaşı, ocağın 8.generali olmakla beraber aslında padişahın şahsına bağlı bir hassa kumandanı idi. 60,61,62,63.yeniçeri ortaları, solak ortaları olup, padişahın mayiyet askerinden bir kısmını teşkil ederlerdi. Solakbaşı, bu ortaların kumandanı idi. Mücevherli üniformalar giyerek padişaha refakat eden solaklar, savaşta bizzat savaşırlardı. 1922 ye kadar padişahın hassa askeri sorguç takmıştır. Solakların da başlıkları sorguçlu idi. Savaşta padişaha arkalarını dönmemek için sol elleriyle de atış yapabildikleri için "solak" denmiştir. Başhaseki, ocağın 9.ve sonuncu generalidir. Haseki denen ve padişahın muhafız askerlerinden olan 4,49,66,67.ortaların kumandanıdır. Başçavuş, ocağın 9.generalinden sonra gelen en mühim albaydı. " Çavuşbaşı" ile karıştırılmamalıdır. Orta - çavuş ve küçük - çavuş denen iki yarbayla beraber ocağın protokol ve tören subayı idi. Terfi ederse başhaseki olurdu. Muhzırbaşı ocağın 2.albayıdır. " Muhzır" denen 60 yeniçeri ile doğrudan sadrazamın hizmetinde, onun hem muhafızı, hem emirlerini icra eden askerdi. Kethüda Yeri, 3.albaydır Kul Kethüdasının muavinidir. Terfi ederse muhzırbaşı olurdu. Devecibaşı 4.albaydır. Ocağın deve ile nakliyat yapan 25.ortasını kumandanı idi. Başyayabaşı, 5.albaydır. Gerçekte 101.orta kumandanı olup ocağın tüfek fabrikalarına bakardı. Asesbaşı 6.albay olup ocağın inzibat kumandanı, askeri polis şefidir. Peykbaşı, 7.albaydır. Padişahın hassa askerlerinden olan peyklerin kumandanıdır. Başbölükbaşı 8.albaydır,atlı yeniçeri ortalarının
kumandanıdır. Zenberekçibaşı 9.albaydır. 82.zenberekçi ortasının kumandanıdır. Zenberek, katır üzerinde taşınan küçük havan topudur. Talimhanecibaşı, 10.albayıdır. Ocağın silahlı talimhanelerinden sorumlu idi. Avcıbaşı, 11.albay ve keza eğitim subayı olup sadece ateşli silahlarla talimlere bakardı. Tüfekçibaşı, 12.albay olup yeniçerilerin tüfeklerini kontrol ederdi. Baştüfenkçi, 13.albaydır. Ocağın tüfeklerinin imalinden sorumlu mühendisti. Yeniçeri İmamı, 14.ve sonuncu albay olup asker değil din adamı idi. Diğer yeniçeri subayları, sayıları 200'den çok olan binbaşılar ve çok sayıda küçük rütbeli subaylar idi. Orta (tabur) kumandanlarına çorbacı, bazo orta larda ise yayabaşı ve başbölükbaşı denirken XVIII. asrın 2.yarısında " binbaşı" tabiri yerleşmeye başlamıştır. Orta kumandan muavini olan yüzbaşıy

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !