İslam dünyasında tıp eğitiminin gelişmesi ve sağlık hizmetleri ;

                                                                                                                                             Ömer DENİZ

Erciyes Üniversitesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü

İslam Tarihi Bölümü

Y.L.1.

 

İslam dünyasında tıp eğitiminin gelişmesi ve sağlık hizmetleri ;

 

         İslamiyet Öncesi Türk Toplumlarında Tıp

                  İslamiyet’ten önce, Orta Asya’da Türklerin yaşam biçimi içerisinde dinsel inançlar doğrultusunda sağlık ve tıp konuları kendine özgü bir yere sahiptir. Hemen hemen tüm eski topluluklarda olduğu gibi eski Türklerde de tıbbi etkinlik dinsel-büyüsel temadan başlayıp deneye dayalı uygulamalara kadar uzanıyordu Uygurların yerleşik düzene geçmesine kadar, Orta Asya coğrafyasında genelde göçebe topluluklar halinde bozkır kültürünü yaşayan Türk topluluklarında bilimsel bir tıptan bahsetmek mümkün değildir.

         Tabiata ve doğaya yakın yaşayan atalarımız sağlık problemlerini dini inançların hakim olduğu halk hekimliği ile gidermeye çalışmışlardır. Türklerde tedavi ile uğraşanları iki grupta değerlendirebiliriz. Bunlardan ilki dinsel-büyüsel tedaviler yapan ve “Kam” ya da “Baksı”  denen Şamanlardır. İkincisi ise “Otaçı”, “emçi” ya da “atasagun” adı verilen ilaç ve daha başka maddelerle tedavi eden hekimlerdir.  Büyüsel tıp kapsamında ele aldığımız Şamanizm, eski Türklerin yaşam ve tıp anlayışı açısından önemli bir yere sahiptir. Çok zaman Türklerde din olarak Şamanizm’i benimsedikleri dile getirilir. Bu konudaki tarihsel olayları bir kenara bırakarak belirtmek istiyoruz ki Şamanizm bir din değil değindiğimiz gibi bir    “ruhsal ayin” alanıdır.

         Kam kelimesi, “kahin,” “tabip”, “filozof,”  “alim” anlamlarına gelmektedir. Eski Türkçe metinlerde “sihirbaz” ve “rahip” anlamlarında kullanıldığı da olmuştur. Kam kelimesi Divan-ü Lugatit-Türk’te “çeşitli hastalıkları tedavi etmek için tabibin yanında kam da yer alır. Tabip hastalığı ilaç (ot) ile tedavi eder. Kam ise hastayı kendi usulüne göre daha çok ruhi yollarla, efsun ve sihirle iyileştirmeye çalışır” denmektedir.  Kam’ın vazifesi efsun ve büyü yapmaktır. divan lugata göre  “kahin” anlamına gelen kamın başlıca vazifesi efsun yapmak, falcılık yapmaktır

                  Türk toplumunda bilimsel anlamda tıp anlayışı ancak Türklerin topluluklar halinde İslamiyeti kabul etmelerinden sonra gelişmiştir.

 

         İslam Tıbbı

.         Ortaçağ İslam ( Arap ) Tıbbı

         Bu devir tıbbına Arap Tıbbı da denmektedir. Arap Tıbbı Araplara ait tıp anlamında değil, Arapça’ nın bilim dili olarak kullanıldığı tıp anlamına da gelmektedir

         İlk dönem İslam tıbbını ikiye ayırabiliriz.

         1.Dönem: Çeviri-Tercüme Devri (8-10. y.y)

İlk pozitif tıp anlayışı Yunan’da görülmekle birlikte Doğu Roma ile Batı Roma’nın birbirinden ayrılması, dini açıdan bazı farklı görüşlerin ortaya atılması, bilim adamlarının bu yörelerden uzaklaştırılmasına sebep olmuştur. Pozitif düşüncelerinden dolayı kilise tarafından aforoz edilen Nasturiyenler, doğuya Edessa (Urfa) ’ya sürgüne gönderilmiştir. Burada tıp okulu ve hastane açan Nasturyenler bir süre sonra da Cundişapur bölgesine sürüldüler. Böylece bilim doğuya kaymış, İran dolaylarında Cundişapur ekolü kurulmuş oldu(6. y.y). Arapların buraları almasıyla birlikte bilimin üzerinde Arap etkisi görülmeye ve İslam kültürü / tıbbı gelişmeye başladı.

         İki yüz sene kadar süren tercüme döneminde Hipokrates , Galenus ,Efesli Rafus , Çaraka, Zantah gibi bir çok Yunan ve Hint tıp bilgininin eserleri Arapça’ya aktarılmıştır.Sonuçta antikitenin tıbbi mirasını özümseyen Müslüman hekimleri kitaplarda yazılı olanlara,kendi tecrübelerini de ekleyerek orijinal tıp kitapları ortaya koymuşlar,kurdukları sağlık kurullarında verdikleri tıp eğitimi ile bütün Ortaçağda, yaklaşık altı yüzyıl boyunca Doğu ve Batı dünyasında tıbbın önderi olmuşlardır

 

         Bu ekol taraftarları:

-Eski Yunan eserlerini Hint, Çin ve İran kültürü ile birleştirerek zengin bir bilgi birikiminin ortaya çıkmasını sağladılar.

-Asur dili olan Süryani dilini bilim dili olarak kullanmışlardır. Bir çok değerli Yunan eseri Süryanice’ye oradan da Arapça’ya çevrilmiştir.

-İslam’da okul ve hastane fikrinin gelişmesini sağlamıştır.

-İslam tıbbı bu çeviri eseler sayesinde zenginleşti. Batı ve Doğu kültürü birbirine karıştı, Doğu’da ileri bir kültür / bilim doğmaya başladı.

         Cundişapur Hastanesi doktorlarından Buhtişu ve ailesi dört nesil boyunca bir taraftan Bağdat sarayının özel hekimliğini yaparken, bir taraftan da tercüme işleriyle uğraştılar. Emeviler döneminde de devam eden kitap çevirileri Abbasi devletinin ilk döneminde Beytü’l Hikme ile canlılık kazandı. Halifenin daveti ile Hintli bilim adamları Bağdat’a gelmişler, Bizans’ın önemli şehirlerinden kitaplar getirtilmiş, hatta savaş tazminatı olarak hükümdarlardan ellerindeki kitaplar istenmiş, bir kitabı bulabilmek için bazen uzun seyahatler yapılmıştır. Kitaplar Arapça, Yunanca, Süryanice’yi çok iyi bilenler tarafından çevriliyor, tercüme edilirken bazen çevirmenin ağırlığınca para ödeniyordu.

         Çekirdeği halife Mansur tarafından oluşturulan ve Müslümaların ilk kütüphanesi olarak kabul edilen içerisinde çeviri tıp kitapları bulunan Beytü’l Hikme halife Mansur’dan sona  torunu Harun er-Reşid ile gelişmiş ve düzenli işleyen bir akademi haline gelmiştir. Beytü’l Hikme de toplanan kitap sayısı Ortaçağ dünyasında hiçbir bölgeyle kıyaslanamayacak kadar çok idi.

         Beytü’l Hikme daha sonra yerini, Musul, Büst ,Bağdat , Kahire , Şiraz , Rey ve Kayravan’da kurulan daru’l-ilm/daru’l-kütüb’lere bırakarak tarih sahnesinden çekilmiştir.

        

         2. Dönem: Telif Devri ( 10-11. y.y)

         İslam tıbbının en parlak dönemini yaşadığı çağlardır. Çevrilen eserlere kendi bilgi ve tecrübelerinin eklenmesiyle yeni eserler verilmiştir

Ortaçağ İslam tıbbının tıp tarihinde önemli yere sahip olan hekimler çeviriler yaptıkları gibi kendi bilgi ve birikimlerini de kitaplara ve yanlarında yetiştirdikleri öğrencilerine aktarmışlardır bunlardan birkaçını sayacak olursak;

         HUNEYN BİN İSHAK (810-873):Eğitimi sırasında Yunanca’yı öğrenmiş, temel kaynakları toplamıştır Halifenin özel hekimi Buhtişu tarafından daha 17 yaşında iken Beytü’l Hikme’ye çevirmen olarak alınmıştır.

         Mütevekkil-alellah’dan sonra tahta geçen dört halife döneminde yüksek mevkilerde bulunmuş, halifenin özel hekimliğini yapmış. Eserleri arasında Kitabu’l-‘Aşr makalat fi’l-Ayn (Göz üzerine on makale) ,göz hastalıkları üzerine yazılmış en eski eserdir.

         EBU BEKİR ER-RAZİ (865-925):Rey şehrinde doğmuştur. Edebiyat, felsefe, matematik ve astronomi dallarında eğitim gördükten sonra tıp ilmine merak salmış ve kendini bu yönde yetiştirerek tıp tarihinin en büyük hekimlerinden biri olmuştur. Büyük bir kısmı tıbba ait olmak üzere iki yüzden fazla kitap ve risale yazmıştır.

         Kitabu’l Havi:25 ciltlik olduğu tespit edilen eser, Yunan, Hint, Süryani ve İslam tıbbına ait literatürü aktarması yanında yazarın bir ömür boyu edindiği bilgileri ve tecrübeleri içermesi bakımından Ortaçağın en önemli orijinal tıbbi eserlerinin başında gelir. Avrupa tıp fakültelerinde uzun süre ders kitabı olarak okutulmuştur.

         Kitabu’l-Cederi ve’l Hasbe Dünyada çiçek ve kızamık hastalığı hakkında yazılan ilk eserdir. İki hastalığın tanımını yapmış ve farklarını ortaya koymuştur.Çiçek hastalığının bulaşıcılığına değinilen ilk eserdir.

         EBU’L-KASIM ZEHRAVİ(…-1013): Kurtubalı olan ünlü hekim; kısaca et-Tasrif olarak anılan eseri ile bütün Ortaçağ cerrahlığını etkilemiş, bir bakıma modern cerrahlığın kurucusu olmuştur.Kitap,birçoğunu kendisinin geliştirdiği ,operasyonlarda kullanılan , neşter, küret, forseps, kıskaç v.s gibi 200 kadar aletin resimlerini, tariflerini ve bazı ameliyatların da resimlerini,birçok cerrahi hastalığın tariflerini, tedavilerini ve daha birçok yeniliği ihtiva eder.Yazıldığı andan itibaren batı dünyasında büyük ilgi görmüş, Latince, İbranice ve Fatih zamanında da Türkçe’ye çevrilmiştir.

         İBN SİNA (980-1037):Öğrencisine yazdırdığı hayat hikayesi sayesinde,diğer İslam filozof ve hekimlerine nazaran daha fazla bilgiye sahip olduğumuz İbn Sina,Ortaçağ İslam dünyasında Şeyhü’r-reis , batılılarca Avicenne olarak tanınmıştır.On altı,on yedi yaşlarında döneminin hemen bütün ilimlerini öğrenmiş ve tıpta da bir otorite olmuştur.Bu sırada Samani hükümdarının hastalığını iyileştirmesi üzerine saraya alınmış ve buradaki zengin kütüphaneden faydalanmıştır.Yirmili yaşlarında ülkede baş gösteren karışıklıklar yüzünden Buhara’ dan ayrılmak zorunda kalmış ve ölümüne kadar geçen otuz altı yıl boyunca Nesa, Tus, Rey, Isfahan, Hamedan gibi şehirlerde hükümdarlara hekim,vezir,danışman olarak hizmet vermiş,zaman zaman da siyasi tutuklu olmuştur.

         İbn Sina’nın politika, göçler ve mahkûmiyetler içinde geçen ömrüne Tıp, felsefe, matematik, biyoloji, psikoloji v.b. devrinin hemen bütün ilim dallarında iki yüzden fazla eser sığdırdırmıştır

         Hekimlikte gözlem ve deneye önem vermiş, Farmakoloji(ilaç bilimi) yi geliştirmiş, Boğulmalara karşı tedavi yöntemleri geliştirmiş,  Diyabet üzerine çalışmış, Ve cünnulcuma denilen küçük şeylerin (mikrop fikri) hastalık yaptığı görüşünü ortaya atmıştır.

         En büyük tıbbi eseri,batılılarca Tıbbın İncil’i ,mukaddes kitabı olarak kabul edilen el-Kanun fi’t-Tıb dır.Yaklaşık bir milyon kelimelik ansiklopedik tıp kitabı olan Kanun,antik Yunandan beri gelen dağınık tıbbi bilgileri sentez ederek sistemleştirmiş,yazarın şahsi gözlemleriyle güncelleştirilmiş,bu özellikleriyle de yüzyıllarca doğu ve batı da ders kitabı olarak okutulmuştur.

         12. y.y da Latince ‘ye Canon adıyla tercüme edilen eserin yazma nüshaları matbaanın icadına kadar kullanılmış, son baskısı 1658 de olmak üzere 15. ve 16. yüzyıllarda çeşitli şerhlerle otuz beş defa basılarak 17.yüzyılın sonlarına kadar Avrupa tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Ayrıca İbranice’ye de çevrilmiştir.

         İBNÜ’N NEFİS, ALİ BİN İSA, CABİR, FARABİ, BİRUNİ, MECUSİ ALİ BİN ABBAS, devrin ünlü hekimleri arasında öne çıkan diğer isimlerdir

 

         İSLAMİ DÖNEM TÜRK TIBBI

         İslami dönemde Orta Asya’da ilk hastane Karahanlı Böri Tigin Tamgaç Buğra Karahan’ın (1052-1068),Hakani Türk sülalesinin batı kolunun merkezi olan Semerkand’daki evlerinden birini darü’l-merza olarak tahsis etmesiyle kurulmuştur. Darü’l-merza, dönemin diğer mimari eserlerinde olduğu gibi tipik dört eyvanlı Orta Asya evi tarzında idi. Bu özellik daha sonraki Selçuklu darüşşifalarında da aynen kullanılmıştır.

         Haziran 1066 tarihli vakfiyesinde hastanenin her türlü giderini ve masraflarını karşılamak amacıyla Semenkand’ın bin mahallesi ve bir hamamının geliri vakfedilmiştir. Bu vakfiye, Osmanlı devrinin sonuna kadar devam edecek İslami dönem darüşşifa vakfiyelerinin ilk örneği olarak kabul edilir.

 

         İSLAM MEDENİYETİNDE HASTANELER

         Doğu dünyasının bir kurumu olan darüşşifaların en gelişmişi İslamiyet’in ortaya çıktığı sıralarda Cundişapur’da faaliyetini sürdürmekteydi. İran’ın fethi sırasında Cundişapur’daki hastaneyi tanıyan Müslümanlar bunu örnek bir kurum olarak belirleyip birçok şehirde benzerini yapmışlar ve geliştirmişlerdir.

         Tam teşkilatlı ilk İslam hastanesi Abbasiler döneminde yaklaşık 800 yılında Harun er-Reşid tarafından Bağdat’ta kurulmuştur.9-17. yüzyıllar arasında Endülüs’ten Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyada bir çok darüşşifa kurulmuştur.

         Adudi, Nureddin ve Kallavun hastaneleri Ortaçağ’ın en tanınmış darüşşifaları olduğundan kaynaklarda bunlardan daha geniş bahsedilmektedir.

         Dicle nehrinin kenarında yaptırılan Adudi hastanesinde tanınmış 24 hekim çalışmaktaydı. Hasta bakımının yanında tıp eğitiminin de verildiği bir kurumdu. Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’in emriyle onarılan, büyük gelir kaynaklarıyla vakıf olarak işletilen hastanenin, bir saray gibi konforlu olduğu dönemin gezginleri tarafından anlatılmıştı. Moğolların 1258 yılında Bağdad’ ı ele geçirmeleri sırasında tahrip edilmiş ve bir daha ayağa kalkamamıştır.

         Bu hastane İslam hastaneleri tarihinde teşkilat, hekim ve personel kadrosu, tedavi, tıp eğitimi ve uzmanlaşma konularında önceki hastanelerden çok daha ileri bir aşamayı temsil eder.

         Yapı olarak orijinal haliyle günümüze ulaşan en eski hastane olan, 1154 tarihli, Şam’daki Nureddin hastanesi, Nureddin Mahmud Zengi tarafından yaptırılmıştır. Ortasında bir havuz, etrafında dört eyvanı, hasta odaları, tuvalet ve banyoları ihtiva etmektedir.

         Hastalarına, manastırda papazlar tarafından, tedaviden ziyade son günlerini huzur içinde geçirmesi için ayrılmış odalarda bakmaya çalışan Avrupa, hastaneyi Endülüs ve Sicilya yolu ile Haçlı Seferleri sırasında tanımış,13. yüzyıldan itibaren benzerlerini kurmaya başlamıştır.

         İslam toplumu; Çin, Hint ve Avrupa ile doğrudan temas halinde olduğundan üç kültür ve medeniyet ancak İslam toplumları aracılığıyla ilişki kurabilmiştir.

         İslam kültür ve medeniyeti için ayırıcı özellik ilimdir. İslam dini ilim dini, İslam medeniyeti de ilim medeniyetidir. Bu kavram İslam’da sahip olduğu değeri başka hiçbir inanç sisteminde kazanmamıştır.

         Müslümanlar bu gücü inançları gereği tam olarak benimseyip uyguladıkları dönemlerde insanlık tarihinin medenileştirici gücü olmuşlardır.

 

         SELÇUKLU DÖNEMİ TÜRK TIP TARİHİ

         Büyük Selçuklular’ın ilmi ve medeni hayatı, İslam medeniyetinden ayrı düşünülemez. Bu dönemde Türk ülkelerinde doğup büyüdükleri halde eserlerini devrin bilim dili olan Arapça ile yazmış olan İbn Sina, Biruni gibi tıp büyükleri, diğer Müslüman milletlerce de benimsenmiştir. Ümmet anlayışının egemen olduğu bir ortamda bu ilim adamlarının milliyetlerinden bahsetmeleri beklenmemelidir. Bu nedenle İslami dönem Anadolu dışında Türk tıbbını İslam medeniyeti içinde ele almak daha uygun olmuştur.

         Selçuklular savaşlarda harap olmuş hastaneleri tamir ettirmişler, ordu için seferlerde deve ile taşınan seyyar hastaneler kurmuşlardır.

         Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya yoğun Türk göçleri olmuş, kısa zamanda Türk yurdu olan bu toprakların ticari yolları barındırması sebebiyle Selçuklular zengin bir devlet oluşmuştur. Kervan yolları üzerinde nüfusları yüz bini aşan Kayseri, Sivas, Konya gibi şehirler önemli medeniyet merkezleri haline gelmiştir. Bu şehirler cami, hamam, medrese, imaret, darüşşifalarla donatılmıştır.

         Eğitim öğretimin ilk kurumsallaştığı yer olarak sayılan medreseler Büyük Selçuklular ile bu dönemlerde başlamıştır. Bu dönemde açılan Nizamiye medresesi ve hastanesi ile medrese geleneği hem doğuyu hem batıyı etkilemiştir.

         Selçuklular bu dönemde hâkimiyetleri altındaki topraklarda darüşşifalar, bakımevleri hamamlar yaptırmışlardır. Bunlardan ilki Alparslan tarafından Nişabur’da yaptırılmıştır. Melikşah Bağdat’ta Bimaristan-ı Tutuşi, Selahaddin Eyyubi Kahire’de, Fustat ve Akka’da Nureddin Zengi Halep ve Şam’da hastaneler yaptırmıştır. . Sağlık tesislerinin vakıflar biçiminde yapıldığı bu dönemde devletin yönlendirmesi sonucu;  özellikle de ticaret yolları üzerinde bir hayli çok sayıda sağlık tesisi hizmete sokulmuştur. 

         Özellikle 2.Kılıçarslan ve Alaeddin Keykubat zamanında Türk-İslam dünyasından davet edilen ilim ve sanat adamları, Anadolu’ya yerleşerek bilim ve sanatın ilerlemesine yardımcı olmuşlardır.

 

         ANADOLU SELÇUKLU DÖNEMİNDE TIP

         Üzerinde yaşadığımız topraklar üzerinde, yaklaşık bin yıldan beri üç büyük Türk devleti kurulmuştur. Bunlar Anadolu Selçuklu Devleti,  Osmanlı İmparatorluğu ve bugün bir ferdi bulunduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bilindiği Türklerin Anadolu’ya girişi Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasıyla, 1071 tarihiyle başlar kabul edilmektedir. Türklerin Anadolu’da yerleşmeleriyle birlikte bazı imar faaliyetleri başlamış. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hanlar, hamamlar, köprüler, camiler, medreseler kurulmuştur. 

         Selçuklular döneminde daha sonra inceleyeceğimiz Osmanlılardaki gibi, bir “Hekimbaşı”lık makamının bulunduğu söylense de bu konuda tarihsel bir belgenin varlığı söz konusu değildir. Bunun yanında, Selçuklu hükümdarları gerek gördüklerinde kendi tıbbi bakım ve tedavileri için hekim görevlendirmişlerdir.

         Selçuklu döneminde benimsenen tıp anlayışı İslam tıbbının özelliklerini taşımaktadır. Hipokrat, Galen gibi hekimlerin tıp anlayışını benimseyen İslami tıp anlayışı Anadolu Selçuklu döneminde de etkisini sürdürmüştür. Burada da evren (makrokosmos) ile insan (mikrokosmos) arasındaki ilişkiden yola çıkan anlayış; insanı tanımamız için evreni tanımamız gerektiğini düşünür. Klasik tıp anlayışı içinde Selçuklu hekimleri de 4 humor (hılt, suyuk) teorisine bağlı kalmışlardır. Bu dönemde Anadolu’da bulunan hekimler göz ile ağız ve diş tedavisine önem vermişlerdir. Göz hastalıkları için “kehhal” adını taşıyan hekimler bulunmaktadır. İç hastalıklarına ilişkin tedaviler daha çok ilaçla yapılırken cerrahi nitelikteki müdahaleler kırık-çıkık, incinme, çıban, ur, yaraların tedavisi gibi müdahaleler şeklindedir

 

         Darüşşifalar

         Darüşşifalar, işlevsel olarak bugünkü hastanelere karşılık gelen hizmet kurumlarıdır. Buralarda halka tedavi edici sağlık hizmeti sunulmaktadır. Darüşşifa ismine atfen  “şifahane, maristan, bimaristan, darülsıhha, darülafiye, darültıp isimleri de kullanılmaktadır. Bunlar da işlevsel yönden darüşşifalara karşılık gelen yapılardır. Darüşşifaların tedavi edici hekimlik hizmetlerinin yanı sıra tıp eğitimi veren kurumlar da oldukları söylenir.  Buradaki eğitim usta-çırak ilişkisi şeklindeki bir eğitimdir. Burada eğitim görenler “Hoca”sından “icazet” (diploma, mesleki belge) almaktadırlar. 

         Anadolu’daki darüşşifalar bilgi ve beceriye sahibi hekim ve sağlık kadrosuna sahiptirler. Halk, hastalık durumlarında bu hekimlere güvenerek rahatça başvurabiliyorlardı. Darüşşifalarda din, dil, ırk farkı gözetilmeden her hastanın tıbbi bakım ve tedavisi yapılmıştır. Hastaların ilaçları da buralarda yapılır ve parasız hastalara dağıtılırdı. Darüşşifaların yönetimi vakıflar tarafından yapılırdı. Herhangi bir darüşşifa kendi vakfıyesinde belirtilen kurallar doğrultusunda işleyişini sürdürmek zorundadır. Sağlık kuruluşları ait olduğu vakıflar tarafından İdare edilmiş olsalar da, buralarda görev yapacak hekimlerin  (belki öteki sağlık personelinin) Selçuklu sultanı tarafından  tayin edildiklerine  dair  belgeler  mevcuttur. Selçuklu döneminde Anadolu’da inşa edilmiş olan darüşşifalardan yalnızca Sivas’takinin vakfiyesi günümüze kalmıştır.

        Ekonomik ve kültürel açıdan ileri bir durumun göstergesi olan darüşşifalar Anadolu Selçuklu döneminde hemen her şehirde darüşşifa, darüssıhha veya bimaristan adıyla açılmıştır. Kervansaray hastaneleri, Saray hastaneleri, Halk hastaneleri kurmuşlardır.

         Büyük bir kısmı günümüze ulaşan bazı Selçuklu dönemi darüşşifaları şunlardır

         1-MARDİN, NECMEDİN ILGAZİ MARİSTANI(1108-1122):Artuklu sultanı Necmeddin Ilgazi’nin başlatıp, ölümünden sonra kardeşi tarafından tamamlanan eser cami, medrese, hamam, çeşme ve maristandan oluşmuştur.

         2-KAYSERİ, GEVHER NESİBE TIP MEDRESESİ VE MARİSTANI(1206):Anadolu Selçukluları’nın Anadolu’da inşa ettikleri ilk sağlık kuruluşudur. Gıyasettin Keyhüsrev’in kardeşi adına yaptırdığı komplekste tıp medresesi(11200 m2) ve darüşşifa(1680 m2) vardır. Her iki bölüm birbirine koridorla bağlıdır. Ortasında havuzu bulunan, açık avlulu, dört eyvanlı klasik Türk mimarisine sahip bir eserdir.

         Anadolu Selçuklularında yaptırdığı tesiste gömülme geleneği bulunmasından dolayı, tıp medresesinin odalarından biri Gevher Nesibe için kümbet olarak inşa edilmiştir.

         3-SİVAS, İZZEDDİN KEYKAVUS DARÜSSIHASI(1217):Anadolu Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un yaptırdığı darüşşifa yıkılan kısımlarıyla birlikte yaklaşık 3400 m2 lik alanı ile birlikte Selçuklu darüşşifalarının en büyüğüdür.

          Darüşşifanın 1220 tarihli vakfiyesi, Selçuklu dönemi hastanelerinden günümüze ulaşan tek örnek olması açısından büyük önem taşır.

         4-DİVRİĞİ, TURAN MELEK DARÜŞŞİFASI (1228): Birbirine bitişik cami ve darüşşifadan meydana gelen ve Dünyada eşi benzeri olmayan Ulucami ve darüşşifa kompleksi Unicef tarafından korunmaya değer eserler listesine alınmıştır.

         5-KONYA VE AKSARAY DARÜŞŞİFALARI: Anadolu Selçukluları’nın başkenti olan Konya mimari abidelerle donatılmıştır. Konya ve Aksaray ‘da üç darüşşifa yapıldığı biliniyor.Günümüze gelemeyen bu darüşşifalardan ilki,muhtemelen 2.Kılıç Arslan tarafından yaptırılan Maristan-ı Atik’tir.İkincisi Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı darüşşifa-i Alai dir.Konya’da üçüncü bir darüşşifa,2.İzzeddin Keykavus’un vezirlerinden kadı İzzeddin Muhammed’in yaptırdığı cami,medrese ve darüşşifadan meydana gelen külliyedir.

         6-TOKAT, MU’İNÜDDİN SÜLEYMAN DARÜŞŞİFASI (1255-1275):Selçuklu vezirlerinde Pervane Mu’inüddin Süleyman’ın Tokat’ta yaptırdığı külliye içinde yer alır. Külliyeden günümüze Tokat Müzesi olarak kullanılan medrese ulaşmıştır.

         7-AMASYA, ANBER BİN ABDULLAH DARÜŞŞİFASI(1308-9): İlhanlı hükümdarı Olcayto Mehmed döneminde prenses Yılız Hatun’un kölelerinden Anber bin Abdullah’ın yaptırdığı darüşşifa Yeşilırmak boyunca uzanan caddede, medrese planında tek eyvanlı on odadır.

         Çevrenin hastane ihtiyacını karşılamasının yanı sıra hekim yetiştiren bir kurumdur. Dönemin kıymetli hekimleri burada uzun yıllar görev almıştır. Şükrullah, Sabuncuoğlu Şerefeddin, Halimi sayılabilir.

         Anadolu Selçuklu tıbbının Türk kültür tarihi açısından en önemli özelliği tıp dilinin Türkçeleştirilmesine dair adım atılması ve ilk Türkçe eserlerin kaleme alınmasıdır.

         Türkçe tıp kitaplarında göze çarpan ilk nokta, özenti ve sanat endişesi taşımaksızın, yalnız öğretmek ve halka faydalı olmak adına mümkün olduğu kadar sade bir dille yazılmış

 

         Osmanlılar Döneminde Tıp

         Tıp alanında da benzer biçiminde Osmanlı’nın ilk dönemindeki tıbbi etkinlik İslam tıp anlayışı çerçevesinde ortaya çıkmış ve çok uzun süre bu niteliğini korumuştur. Diğer yandan Osmanlı Devleti’nin, Anadolu Selçuklunun mirasçısı olması nedeniyle Selçuklu dönemindeki sağlık hizmet ve kurumsal yapılanma Osmanlı’ya intikal etmiş; İslam tıbbının özellikleri çerçevesinde, Selçuklu dönemindeki tıp anlayışı Osmanlı döneminde varlığını sürdürmüştür. Özellikle darüşşifaların, yani hastanelerin, Osmanlı yönetimine geçtiği ve hizmetlerini sürdürdükleri açıktır

         Tıp kitapları ve eğitimi alanında 15.yüzyıla kadar Selçuklu etkisi hala devam ederken Osmanlı Devleti’nin yeni filizlendiği bu dönemde Osmanlı eserlerinin de yazılmaya başlandığını görüyoruz.

         13. ve 14. yüzyılın en bariz özelliği Türkçenin devlet ve yazılı edebiyat dili olarak öne çıkmasıdır. Tabii ki tıp ilmi de bu akımdan etkilenmiş ve bir yandan eski eserler Türkçe’ye çevrilirken bir yandan da yeni eserler yazılmaya başlanmıştır.

         Anadolu’da ilk Türkçe tıp eseri 13.yüzyılda Hekim Bereke tarafından yazılmışsa da, tıp dilinin Türkçeleşmesi 14.yüzyılın ikinci yarısında oluşmaya başlamıştır. Buna karşın Avrupa’da tıp eserlerinin milli dille yazılması ancak 16.yüzyılda görülür.

         13.yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu Türk tıbbında telif ve tercüme eserlerin yazılması ağır aksak ilerlerken beylikler döneminde özellikle Çandar, Germiyan, Menteşe ve Osman oğullarında önem kazanarak birçok eser Türkçeye kazandırılmıştır.

         Osmanlı’nın kuruluş dönemlerinde Anadolu’da yaptırdığı ilk sağlık kuruluşu Bursa Yıldırım Darüşşifasıdır. Külliyenin bir ünitesi olan darüşşifa ortasında havuz bulunan, üç tarafı revaklarla çevrili bir avlunun etrafında odalardan oluşur.

         Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hekim ve tıp eğitimi, önceki İslami dönemlerdeki gibi usta-çırak ilişkisi şeklinde kendini gösteriyordu. Hekimler, hastane ya da özel muayenehanelerinde yanlarında çırak şeklinde hekim yetiştiriyorlardı. Bu tür bir eğitim kurumsal niteliği olmayan, sistemli bir okul eğitimi değildir. Osmanlı’da sistemli tıp eğitimi bilindiği gibi 19. yüzyılda Askeri Tıp Okulu’nun açılmasıyla başlayacaktır. Başta Süleymaniye Medresesi olmak üzere Osmanlı’da “resmi” anlamda hekim yetiştirilen medreselerdeki eğitim ise tıbba özel değil genel eğitim şeklindedir. Buradaki eğitimde yetişen hekimlerin diplomaları okul adına değil medreseyi yöneten hocanın adına verilirdi. Çok geniş topraklar üzerinde kurulan ve çok uluslu bir İmparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu’nda hekim olan ihtiyacın giderilmesi çeşitli kaynaklardan hekim teminini gerek kılıyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde ordunun hekim ihtiyacı kendini önemle hissettirdi.

         Böylece ilk tıp okulu açılır. Bu Askeri Tıp Okulu (Mektebi Tıbbıye-i Şahane) 14 Mart 1827 tarihinde açılır. Bu tarih bugün Tıp bayramı olarak kutlanmaktadır. Günümüzde ele geçen Okula ait bulunan mermer bir levhada okulun aslında bir “medrese”  anlayışı içinde kurulduğu sonucu çıkartılabilir. Okulun eğitim anlayışı o zamanki çağdaş tıp eğitimi seviyesine henüz tam ulaşamıyordu. Bu nedenle Okulun başına 1839’da Viyanalı hekim Ambrois Bernard  (1810-1844) getirilir. Bu suretle Osmanlı’daki eğitimin niteliğinde önemli bir adım atılmış olur.

         Her ne kadar bu okuldan mezun olan hekimlerin sayısı ordu için bile yetersiz geliyorsa da buna karşın Osmanlı’da sivil halka hizmet vermesi için hekimler yetiştirecek hiçbir tıp okulu bulunmuyordu. İşte bu ihtiyaç doğrultusunda 1867 yılında ilk Sivil Tıp Okulu (Mektebi Tıbbiye-i Mülkiye) eğitime açıldı. 1908 yılında Sivil Tıp Okulu  “Fakülte”ye dönüştürülmüş ve bir yıl sonra da her iki okul Sivil Tıp Okulu çatısının altında birleştirilmiştir.

         Sağlık tesislerinin vakıflar biçiminde yapıldığı bu dönemde devletin yönlendirmesi sonucu;  özellikle de ticaret yolları üzerinde bir hayli çok sayıda sağlık tesisi hizmete sokulmuştur. 

 

         Osmanlı Darüşşifaları

         Osmanlı da sağlık hizmetlerinin hemen hemen tamamını yürüten vakıfların, ayrıca gezici sağlık ekipleri oluşturduklarını, hastahaneye gidemeyen hastalar için evlere ücretsiz doktor gönderdiklerini de görmekteyiz. Zira Kütahya'da Germiyanoglu Yakup Çelebi'ye ait bir vakfiyede şu şartlar zikredilmektedir: "Ve dahi anda kim ki hasta olan olursa ona hekim götüreler, ilaç ettireler ve hekim hakkin vereler ve anda ölen olursa kefen ala, ahsen kılalar." Ister zengin, ister fakir olsun, tibbî tedavileri karşılığı hastalardan bir dirhem bile masraf alınmadığı, yatma, iaşe ve ilaçların tamamen bedava olduğu, ayrıca fakir olan hastalara taburcu edilirken kendilerine bir kat elbise ile bir aylık iaşe masraflarını karşılayabilecek miktarda para verildiği malumumuzdur. Hastahanelerin pek çoğu vakıflara bağlı oldukları için, daha sonra gelen hükümdarlarca statüleri değiştirilememiş, böylece uzun müddet daha sağlık hizmetlerini rahatça yerine getirme imkanı bulmuşlardır.

         Yukarıda belirttiğimiz gibi Türk-İslam dünyasındaki hastaneler,  le anılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de hastaneler için “darüşşifa” kelimesi ile birlikte “bimeristan”, “maristan” isimleri yanında  “darülsıhha, darulafiye, darulmerza, şifaiyye bimarhane, tımarhane” gibi isimlerde kullunılıyordu ve buhastanelerin bir kısmı kendi alanındaki hastalıkları tedavi ediyordu 18 yy. Osmanlısında, hastane kuruluşu açısından gerçekten hareketli bir dönem yaşanmıştır. Bu yüzyıla gelene kadar darüşşifaların sayısından yola çıkılırsa bu dönemin farkı kolayca anlaşılabilir. Bu hareketliliğin, nedenlerinin askeri alandaki hastane ihtiyacının karşılanmaya çalışılması gelmektedir.

         Osmanlı dönemi hekimlerinden ve darüşşifalarından öne çıkan isimler:

         -HACI PAŞA: Aslen Konyalıdır. Dini ilimler tahsili için gittiği Kahire’de tutulduğu bir hastalık üzerine tıp ilmine ilgi duymuş ve bu alanda kendini yetiştirmiştir. Daha sonra tekrar Konya’ya dönmüş, kadılık ve saray hekimliği yapmıştır.

         —ŞİRVANLI MEHMED BİN MAHMUD(1375–1450):İlk devir Osmanlı tıbbına bu kadar eser veren ikinci bir tıp adamı yoktur.

         HEKİM ALTUNCUZADE: Bitkiler üzerinde araştırmalar yapmış olan hekim altından yaptığı idrar sondası ile ün yapmıştır.

         —SABUNCUOĞLU ŞEREFEDDİN(1386–1470): On dört yıl kadar Amasya Darüşşifası’nda hekimlik yapmış, birçok öğrenci yetiştirmiştir. Cerrah olan Sabuncuoğlu’nun üç önemli kitabı bulunmaktadır.

        Akrabadin: Bir çeşit ilaç kodeksidir

         Cerrahiye-i İl Haniye: Endülüslü Hekim Zehravi’nin Kitap al-Tasrif adlı eserinin bir bölümünü çevirmiş, son bölümlerine kendi bilgi ve tecrübelerini eklemiş olduğu eser, cerrahi alanda yazılmış en kapsamlı Türkçe eserdir. Kendi dönemi için çok önemli cerrahi tedavi yöntemlerinden söz eden eserin bir özelliği de ameliyatları ve bazı cerrahi müdahaleleri resimlerle gösteriyor olmasıdır. İslamiyet’e göre yasak olan insan resminin kullanıldığı ilk eserdir.

         Mücerrebname: 82 yaşında, uzun süren meslek hayatının tecrübelerini ihtiva eden bir eserdir. Türk tıbbının ilk deneysel kitabı olduğu söylenebilir.

                  Bu devirde açılan darüşşifalar

         -EDİRNE CÜZZAMHANESİ: Hastalıklarda bulaşıcılık fikrine sahip olan Türk hekimleri, cüzamlılar için ayrı bir hastane-bakımevi olması gerektiğine inanmaktaydılar. Bu amaçla Anadolu’da pek çok miskinler tekkesi, cüzzamhane açılmıştır. Sultan 2. Murat döneminde açılan bu miskinler evi Avrupa’nın ilk cüzzamhanesidir.

         -FATİH DARÜŞŞİFASI(1470):16 medrese, hastane, aşevi, hamam, sıbyan mektebi, türbe, tabhane, imaret, kervansaray ve kütüphaneden oluşan bir külliyede yer alır.70 odalı olan darüşşifa, bu yüzyılda Avrupa’da ki en büyük hastanedir. Ayaktan ve yataklı tedavi hizmetlerinin verildiği hastanede tıp eğitimi de verilmekteydi.

         HEKİMBAŞI KAYSUNİZADE MEHMET EFENDİ(…-1611):Tıp için yeni kurallar getirmiş, hekim olacakların bir sınavdan geçirilmelerini sağlamıştır. Kanuni’nin cesedini mumyalayan hekimdir.

         HEKİM NİDADİ(1512-…):Dini ilimlerle uğraşmış, ileri bir yaşta yedi yıllık hapis hayatından sonra tababeti öğrenmiş ve Konya’da şehzade II. Selim’in hekimliğini yapmıştır.En önemli eser olan Menafi’ü’n-Nas hekimin bulunmadığı ortamlarda halka faydalı olması amacıyla çok sade ve anlaşılır bir dille yazılmıştır.Gerçekten de halk arasında çok tutulduğundan Osmanlı coğrafyasının hemen her yerinde kitabın yazma nüshalarına rastlamak mümkündür.

         KARACA AHMET CÜZZAMHANESİ: Miskinler evi olarak hizmet veriyordu.

         MANİSA, HAFZA SULTAN DARÜŞŞİFASI(1539):Kanuni tarafından annesi adına yaptırılan külliyenin bir parçasıdır.19.yüzyılda akıl hastalarına tahsis edilmiştir. Yakın zamanda yenilenmesi tamamlanarak Celal Bayar Üniversitesinin hizmetine verilmiştir.

         HASEKİ DARÜŞŞİFASI(1550):Osmanlı hastanelerinin ayakta kalanlarından biridir. Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan adına yaptırılmıştır. Depremlerde hasar görse de bir ara kadınlar hapishanesi, kimsesiz kadınlar yurdu ve bir ara da halk sağlığı için kullanılmıştır.

         SÜLEYMANİYE DARÜŞŞİFASI(1557):Kanuni tarafınan yapılan külliyenin bir bölümü olan hastane ve tıp okulu, 1555 yılında tamamlanmıştır. Müzikle tedavinin verildiği bu hastanede tıp eğitim de verilmekteydi.

         Süleymaniye Tıp Medresesi ve Darüşşifası’nın Türk tıp tarihi açısından önemli olmasının bir diğer sebebi de, o zamana kadar hastanelerde yapılan tıp eğitiminin Süleymaniye külliyesinde, hastane dışında müstakil bir medresede yapılmaya başlanmasıdır.

         Kuruluşunda her türlü hastalığın tedavi edildiği bir sağlık kurumu olan Süleymaniye Darüşşifası, 1843 yılından sonra yalnız akıl hastalarına tahsis edilmiştir.

         İSTANBUL, ATİK VALİDE BİMARHANESİ(1579):II. Selim’in eşi Nurbanu Sultan tarafından yaptırılmış olan hastane, yine cami, sıbyan mektebi, imaret, hamam, darüşşifa kompleksinin bir parçasıdır. Bu hastane de zaman içinde tümüyle akıl hastalarına tahsis edilmiştir.

         Avrupa ile temas eden ve Avrupa dillerine hakim olan bazı hekimlerin yenilikleri yakalamak adına çeviriler yaptıklarını görüyoruz. Bu hekimlerden bazıları:

         HEKİMBAŞI EMİR ÇELEBİ(…-1648):Deontoloji ve anatomiyle ilgilenmiştir. Ölmüş olanları kadavra olarak kullanarak anatomide gelişmeler sağlamıştır.

         HALEPLİ SALİH BİN NASRULLAH(…-1699) :Önceleri Fatih darüşşifasında başhekim olarak çalışmış, sonra saray hekimleri arasına alınmış, hekimbaşılığa getirilmiştir. Batı tıbbını Osmanlı tıbbına tanıtan ilk hekimlerdendir. Paracelcus’un bazı kitaplarını çevirmiş ve yorumlamıştır.

        HAYATİZADE BÜYÜK MUSTAFA FEYZİ EFENDİ(…-1692):Yahudilikten Müslümanlığa dönmüş bir ilim adamıdır. Salih Bin Nasrullah’ın ölümü üzerine hekimbaşı olarak atanmıştır Süleymaniye Tıp Medresesinde hocalık yapmış ve bir tıp sözlüğü yazmıştır. Sifilis(frengi) hastalığı ile ilgili kitapları bulunmaktadır. Yanlış tedavi vererek Sultan II. Süleyman’ın ölümüne yol açtığı gerekçesiyle hapsedilmiştir.

         AYAŞLI ŞABAN ŞİFAİ(…-1705):Süleymaniye Tıp Medresesinde eğitim görmüştür. Hekimbaşı Mustafa Feyzi’den destek görmüş ve saray hekimleri arasına alınmıştır. En önemli eseri, doğum ve çocuk hastalıkları konusunda yazdığı Tedbirü’l-Mevlid dir. Osmanlı tıbbında bu alanda yazılan ilk eserdir.

         19 yy da yapılan tek sağlık kuruluşu;

         İSTANBUL, SULTAN I.AHMET DARÜŞŞİFASI(1621):Merkezinde Sultan Ahmet Camii bulunan külliyenin bir parçasıdır. Günümüze ancak basık kemerli mermer giriş kapısı, on bir sütun ve havuzunun mermer çanağı ulaşmıştır.

          Bu yüzyılda devletin siyasi olarak gerilemede olması gibi ilim hayatında da gerileme yaşanmış, yeni bir sağlık kurumu yapılmamıştır. Ancak bu dönemde başarılı hekimler yetişmiştir.

         BURSALI ÖMER ŞİFAİ(…-1742): Gezileri sırasında Latince’yi öğrenmiş ve bu sayede gelişmekte olan batı tıbbını takibe çalışmıştır. Biyokimya ve ilâç bilimi ağırlıklı olan bu eserleri yüzyıl tıbbın

Yorum Yaz