Muhammed (AS)’in Ilk Dönemlerdeki Devlet Anlayisi :

Muhammed (AS)’in Ilk Dönemlerdeki Devlet Anlayisi :

  

         Hz Muhammed İslam dinini  yaşamada ,yaymada ve toplumsal yaşamda uygulamada ,bağımsız olarak hareket etmiştir ,  bir Devlet kurmak ve onun örgütlenmesinin tamamlamak ve bu örgütlenmenin yanı sıra din egitimini  verebilmek  ancak hükümet otoritesinin  bizzat kendi elinde olmasi  ile mümkündü Devlet (ya da Hükümdarlik), asla bir amaç  değil  asıl gayeye ulasmak için sadece bir araç idi.

         Hz Muhammedin hükümdarlık etmesi bir yana arap topraklarında büyük ve bütün kabileleri bir araya toplayan bir hükümdarlık bile olmamıştı Böyle bir bir ülkede Devlet örgütleyen ilk kisi olmustur.Hz Peygamberin  , hükümdar, dini önder, ordu komutanı ,siyasetci gibi bir çok özelliği  vardır . Mekke’ye getirmis oldugu yenilikleri ele almadan önce, Muhammed (AS)’in dogumundan önceki yillarda Mekke’deki durumu incelemekte o günleri anlamak açısından fayda vardır.      

          İlk Durumlar :

          Kabul edilen ve  yaygin bilgilere göre, Mekke sehrini ilk tesis eden Ibrahim (AS)’dir. Kendisi hanimlarindan biri olan Hâcer’i ve yeni dogmus  Ismail’i kimsenin yasamadigi bir yere getirip tek baslarina birakmisti. Zemzem suyunu bulan Hacer   burada yaşamaya başlamış ve gelip geçen kervanların verdikleri ile geçinmişler Amâliklere mensup Cürhüm kabilesinin bir kolu olan kendi kabileleri adina, Zemzem suyu kaynaginin yakinlarina yerlesmek için Hâcer’den izin isteyerek bu bölgeye yerleşen insanlar ile birlikte şehrin ilk temelleri atılmıştı

        Ismâil henüz pek genç bir çocuk iken, Ibrahim (AS) Kâ’be’yi insâ etmis ve bu yapiyi Tek Tanri dinine (Vahdâniyet) adamistir. Kur’ân, bu Ev’in (Beytullah) dünyada bu türden, yani Tek Tanri ilkesine dayanan ilk mâbet oldugunu beyan etmektedir. İsmail Binanin yapiminda babasi ile beraber çalisip ona yardım etmiştir Ibrahim (AS)’in getirdigi dinin sehrin civarinda yayilmis olmasi ve onun insa ettigi Kâ’be’yi hac amaciyla ziyaret etmenin de, daha sonraki yüzyillarda putperestlikle ilgili birçok hurafe karistirilmis olsa da, Arap Yarimadasi’nda giderek daha çok sayida kabileyi kendine çekerek Islâm’in zuhuruna kadar devam etmis olmasi gerekir.


        Hadisler araciligiyla gelen anlatimlara göre, Ismâil (AS) Cürhüm’lü bir hanimla evlenmis ve bu çiftten dogan çocuklari zamani gelince kasabanin baskani olmustur. Daha sonra, niçin ve nasil oldugu bilinmemekle birlikte, baskanlik görevleri tamamen Cürhümlülerin eline geçmistir.

       Ibn Hişâm’a göre, Mekke’ye gelen ilk Arap aileleri olan Cürhümlülerle Katûrâlar yakin akraba idiler. Cürhümlülerin baskani, daha sonra kizini Ismâil’e es olarak vermis olan Mudâd ibn ‘Amr, Katûrâ’nin baskani ise es-Sumeyda’ idi. Isin ilginç tarafi, her iki aile sehirde iktidari paylasmislardi: Mudâd, sehrin yukari kesimini (Mâ’lât), Sumeyda’ ise, asagi kesimini (Mesfele) ele geçirmisti. (Yabancilardan) herhangi bir kimse, bu bölümlerden birine ya da digerine girdiginde, ticaret mallari üzerinden yüzde on (ösür) gümrük vergisini ilgili bölümün baskanina ödemek zorunda idi. Daha sonra, bu iki aile anlasamayip kendi aralarinda savasa tutusarak, zamanla yok olup gittiler.

 

       Ismâil’in oglu Nâbit’ten sonra, baskanlik makamina (muhtemelen yukarida adi geçen ayni isimli kisinin torunu) Mudâd ibn ‘Amr geçti. Rivayete göre, Mudâd ibn ‘Amr zamaninda, Mekke halkiyla Huzâ’alilar arasinda bir savas cereyan etmisti. Huzâ’alilar Yemen’den ayrilmislardi ve yerlesecek bir yurt ariyorlardi. Önce kisa bir süre için, kesif birlikleri kendilerine uygun bir yer buluncaya kadar, Mekke’de kalmak için izin istediler. Cürhümlülerin bu istegi reddetmesi üzerine, sorunu kiliçla çözdüler. Ismâil’in soyundan gelen aileler bu ihtilafta tarafsiz kaldilar; Bunun karsiligi olarak da, bu savastan galip çikan Huzâ’alilar, bu ülkede onlarin kalmaya devam etmelerine izin verdiler Bu anlasmazlikta Mudâd da sahsen tarafsiz kalmisti. Ibn Hisâm’in açikça beyan ettigine göre  bu Mudâd, Ismâil zamanindaki Mudâd degildir. Ancak, kendisinin yenilen Cürhümlülerle olan akrabaligi nedeniyle, Huzâ’alilar onun Mekke’de kalma istegini reddetmislerdir. Mudâd’in oglu el-Hâris, buradan ayrilmadan önce Kâ’be’nin kutsal tasi olan Haceru’l-Esved’i Mekke’de bir yere saklamayi basarmis ve kabilesiyle birlikte Mekke’den ayrilmistir  El-Hâris’in kutsal tasi sakladigini fark eden Huzâ’ali bir kadin, (sonradan) bu tasi ele geçirmis ve bu sayede Huzâ’a kabilesi, buradaki Ismâilîlerin kabul ve rizasi ile mabedin baskanligini ele geçirmislerdir.

       Huzâ’alilarin bu ülkede egemenliklerini sürdürüp mabedin sahibi olmayi sürdürdükleri ve içlerinden ‘Amr ibn Luhay adli birinin Mekke’ye putperestligi sokmasi  gibi bilgiler disinda, bu olayi takip eden yüzyillarda ne olup bittigi hakkinda kesin bir bilgimiz yoktur. Mabedin sahibi olmak, o yüzyilda ayni zamanda siyâsî baskan olmak anlamina da geliyordu.

       Huzâ’alilarin egemenligi uzun süre devam etmistir.  Daha sonra, Ismâil’in soyundan gelen biri yeniden Kâ’be’ye baskan olmustur. Bu kimse, Resulullah (AS)’in besinci kusaktan dedesi Kusay idi. Kendisi, (Huleyl ibn Hubsiyye’nin kizi) Huzâ’ali Hubbâ ile evlenmisti. Bir gün kayinbiraderi sarhos iken, ondan Kâ’be’nin anahtarlarini satin aldi (bu konuda kaynaklarda farkli bilgiler yer almaktadir). Aradan bir süre geçip de Huleyl vefat edince, ogullari bu yüce görev nedeniyle Kusay’la tartistilar. Ancak, Kuzey Arabistan’daki büyük Kudâ’a kabilesinin baskani olan üvey kardesinin de destegiyle, Kusay, silâh zoruyla her türlü muhalefete karsi çikip onlari alt etmeyi basarmistir. O dönemden sonraki yüzyillar daha az karanliktir.

          Arapça kaynaklara göre Büyük Iskender (MÖ. 356-323) de Mekke’deki Kâ’be’yi ziyaret etmisti. Araplar kendisine Zu’l-Karneyn (iki boynuzu olan) adini vermislerdir. (Iskender tekeye (erkek keçiye) tapiyordu ki bunun simgesi de bu iki boynuz idi) Imparator Neron (ölm. M. 68) zamanina kadar, Romalilar bir çok kez buralara kadar gelmisler, ancak her defasinda basarisiz olmuslardir. Onlari bu kadar uzak yerlere dogru çeken sey, muhtemelen güzel kokulu bitkiler (baharat) diyari olan Yemen’in ticâret yollarina hâkim olma arzusu idi. Arapça kaynaklar, Bizans imparatorlarinin da Kusay döneminde etki alanlarini Arabistan’a yayma girisimlerinden söz ederler. Mekkeli Osmân ibn Huveyris  Suriye’ye giderek, burada Hiristiyanligi kabul etmis ve kanaatimizce, Imparator Justinien’den, bir taçla birlikte kendisini Mekke’nin kirali tayin eden ve Mekkelilerin onun bu yüksek rütbesini tanimalarini ve ona bir vergi ödemelerini isteyen, Devlet mührü tasiyan çesitli fermanlar almisti. ticarî iliskileri bakimindan Suriye ve Misir’da hüküm süren ve Habesistan üzerinde bile büyük bir sayginligi olan Bizans Imparatoru’na büyük ölçüde bagli idiler. Ancak Mekkeliler, bu tür mülahazalara boyun egmeyecek kadar gururlu ve kibirli idiler: Nitekim, bizzat Osman’in amcasi mecliste ayaga kalkarak, “Mekkeli özgür hemsehrilerinin bir kiralin hükümdarligina asla boyun egmeyeceklerini” söyledi. O, alayci konusmasinda o denli ileri gitti ki, sonunda Imparatorun fermani oybirligiyle reddedildi. Benû Âmir  adli Medineli kesis, Resulullah (AS) döneminde, sik sik hemsehrilerini cezalandirmak üzere Bizans ordularini çagirmakla tehdit ederdi.  Bu bilgiler bize, yüzyillardir Roma Imparatorlugu ile Mekke arasinda mevcut iliskiler hakkinda bir fikir vermektedir.

 

        Mekke, diger bazi kuvvetler  i de üzerine çekmistir: Habeslilerin, Yemen’i istilâ ettikten sonra Mekke üzerine bir sefer düzenlediklerini, ancak çikan bir salgin hastalik sebebiyle geri dönmek zorunda kaldiklarini daha önce söylemistik. Iranlilar da, Habeslilerden sonra Yemen’de is basina geçince, bütün Hicaz bölgesinin hâkimi olduklari düsüncesine kapildilar. Resulullah (AS)’in Iran Imparatorunu Islâm’a davet etmesi üzerine, bu Kisrâ’nin kalkip Yemen’deki valisine, Medine’de bulunan Peygamberin, baskent Ktesifon’a (Medâyin) gelmesini saglamasini, ve eger reddedecek olursa zincire vurulmak suretiyle kendisine gönderilmesini yazmıştır

            Görüldügü gibi geçmiste bazi istilâ girisimleri yahut basit egemenlik iddialari ortaya çikmistir. Ancak Mekke hiçbir zaman yabanci ulusun boyunduruguna tabi olmamistir: Bagimsizligini daima muhafaza etmis ve asagida ortaya koyacagimiz kendine özgü anayasasiyla bir Sehir-Devlet olarak gelismesini sürdürmüstür.

 

        Mekke şehri ve idari yapısı : İlk dönemlerinde yeşillik ve ormanlık olarak tanımlanmakla birlikte daha sonra bu ağaçlar yanarak yok olmuş bölge zemzem  su kaynağı nedeniyle gelişmiş ve yerleşim yeri heline gelmiştir  eski dönemlerde bile bu vadinin dokunulmazlığı vardır  .Kusay mekkey hükmetmeye başladıktan sonra şehirde idareyi ele geçirmişlerdir. Şehirde iki farklı yerleşim yeri mevcuttu zenginler ma’lat denilen yeni yerleşim yerinde otururdu. .geleneksel nakillere göre şehrin hnaram hudutları Hz İbrahim  peygamber tarafından tayın edilmişti otlak yerleri ve şavaş oyunları için düzlükleri bulunuyordu . 

   

        Siyasi sosyal Nizam : Kussayın ortaya   çıkısından evvelki Mekk de ki yapı ile ilili bilgi fazla yoktur. Bir nevi zorda kalanların yardımına koşan bahadırlık teşkilatı vardı ve dışarıdan gelen eşyalar için vergi alındığı da bilinmektedir  sosyal durum  ile ilgili Kussay ın sancak muhafızlığı , hacılara içecek su tedarikik hacılara şölen yapmak ödenen verilerin muhafazası  harb halinde orduya başkanlık etme gibi görevleri vardı  Halk meclisi binasını inşa edende Kussay dır sulh yoluyla işlerin çözümü pek azdır

 

        Halk unsuru re’y hakkına sahip kimseler  vatandaşların hepsine cema deniliyordu az sayıda kimse umumi konuların konuşulması sırasında bunlara katılma hakkına sahipti . Halkın seçkin kısmına Mele deniliyordu .mekke de 40 yaşını doldurmuş kimseler  istişarelere katılma hakkına sahipti fakat darul nedye denilen salonun okadar büyük olmadığı bilinmketedir ve  Hz Muhammedin  Islah ve tasfiyesi için toplantı yapıldığında  izdiham oluştuğu için bu güüne izdiham günü denilmiştir  çok fazla insan katılmıştır .yaş haddinde de bazı istisnalar olduğu anlaşılmaktadır .

        

      Şehir Parlamentosu :  Kussay dan evvel Mekkeliler çadırlarda yaşarlardı  kusay döneminde yerleşik hayata geçilmiş ve kabenin tam karşısına Darul Nedye  ki burada olayların muhakemesi  ve tartışmalar yapılırdı  yapılmış şehir kabeye yakınlık derecesine göre zengin ve soyludan başlamak üzere etrafa doğru yayılmıştır .  cemiyet harici bırakma ve kanun dışı sayma gibi cezalandırmalar vardı  veya bir kimsenin himaye altına alınması gibi Mekke de muteber işlerdi .münadi ve müezzin  gibi vazifeler vardı ilan ve tebligat yapan kişilerdi bunlar  ,çıplak uyarıcılar vardı ve bunlar gelen bir tehlikeyi veya haberi şehrin ortasında verirlerdi .

 

      Devlet Başkanı : Hükümdarlık Mekke de asla oluşmamıştı  Mekkeli ler Monarşık bir idarre etrafında toplanma başarısı sağlayamadılar  ismam geldiğinde 12 kişilik bir Şura yani oligarşik bir hükümet vardı  ihtilaflarda ekseri kılıca başşvurulurdu

 

       Dini vazife ve işler :     Başkanların esas  vazife ve işleri dini konularla alakalıdı   Kabe bu şehirde olduğu için sirçok şey bu müesseseye dayanıyor ve ondan doğuyordu Sidane ; yani mabedin Muhafazası  Hicabe ; mabedin kapısının Muhafazası  ayrı vazifelerdi  . Kuran ‘ a göre  belirlenmiş olan esas ve usüller dah öncedende farklı şekillerde  uyulanmaktaydı  büyük hac ve küçük hac vardı kurban vardı . Kabe ile ilgisi bulunmayan birçok put vardı nesi denilen takvim işlerinin düzenlenmesi ayrı bir görevdi ve hac vazifesinin yılın hangi dönemlerinde yapılacağı  haram aylarının hangileri olduğu bu şekilde belirlenirdi  butün arap yarıma adasında Mekkelilerin ayrı bir imtiyazı vardı ve bölgede kimse olara saldırmazdı .Mekkeliler sadece putlara tapınmazlar onlarla konuşurlardı ve sorular sorarlardı .kabenin duvarlarından hacıların söktükleri parçaları tamir ile görevlendirilmiş olanlar vardı hac için gelenler mekkelilerin evlerinde kalırlar üstlerin değiştirip yeni elbiseler giyerler yer içerlerdi v ayrılırken de ev sahibine hediyeler verirlerdi

    

         Askeri vazife işleri :Kussay elinde topladığı kuvveti oğulları arasında taksim etiği zaman  Abdül Menaf a ordunun sevki vazifesini verirdi at dizginleri ( taht-ı revan ) isimli askeri vazife sadece bir tek süvari kumandanıdır  fakat mekkede bu vazifeye iki kişinin aynı anda yaptığı görülür bunlardan yaşça küçük olan diğerinin yardımcısıdır ücretli askerler yoktu ve müttefik ailelerin askerleri vardı ganimetlerle ilgili olarak  bütün arap yarımadasında aynı kural uygulanırda savaş ganimetinin dörtte bir kumandana kalırdı ve kumandan ayrıcalıklı seçme hakkına sahipti istediğini öncelikle seçebirildi .

 

       Adli teşkilat : Mekke’de de hukukun tespit ve beyani ile ilgili birçok imkân bulunurken, bunu yerine getirecek bir “icra ve infaz makami” mevcut degildi. . Her seyden önce kabile hakemleri vardi: Eger iki taraf birbiriyle uzlasamaz ve akrabalarin yahut aile baskanlarinin müdahalesi sorunu çözümleyemezse, taraflar kemâl ve hikmet sahibi olduklari kanitlanmis bazi kisilerin hakemligine basvururlardi.Mekke’de yabancilarin toplumla bütünlesmesi, örnegin eski Yunan’dakinden daha gerçekçi idi. Hakemlerin önceden belirlenmis bir görev yerleri yoktu. Ister yabanci, isterse hemseri olsun, bir hakemin tercih edilmesi kesinlikle taraflarin seçimine bagli idi.  Kâ’be’nin köse duvarina Haceru’l-Esved’i yerlestirme serefinin kime ait olacagi konusunda ihtilâfa düsüldügünde, Mekkeliler bu kisinin rastgele seçimini kabul etmislerdi. Oradan ilk geçecek olan hakem olarak seçilecekti ki bu kisi, genç Muhammed (AS) olmustur. Yine   kura çekimine veya yabancıların ,kadınların, necaşinin ,valinin veya yneticinin  hakemliğine müracaat edilmiştir  . Bir hakemin kararina karsi “temyize gitme” gibi ikinci bir inceleme söz konusu degildi. Bu konuda tek yaptirim gücü batil inançlar ve kamu oyu idi. Hakemler düsünce ve görüslerini, önce tartismaya konu olan seyin ayrintili biçimde anlatilmasiyla baslayan ve nihayet vardiklari kararla son bulan kafiyeli düzyazilarla açikliyorlardi  Eger iki taraf da kendi arzulariyla hakemin kararini kabul ederlerse, ihtilâf yeni bir kan davasina dönüsmeden “gömülmüs” oluyordu.  Örf ve âdetlere göre hakemlerin yün elbiseler giyip sarik sarmalari gerekiyordu. Kâhinler renkli giysi giymekten kaçinirlardi. Mekkelilerin hakimiyeti altindaki ‘Ukâz panayirinda kimi dönemlerde iki hâkime rastlanmaktadir: Birine “ticari anlasmazliklar,” digerine ise “temyiz” için müracaat olunurdu. Insanlar bu mahkemenin açilisini dört gözle bekler ve ülkenin en ücra köselerinden buraya gelirlerdi.‘bazı hakemlerin vermis oldugu bazi hukukî kararlar, daha sonraki dönemlerde Islâm hukukçulari tarafindan da benimsenmistir.Yine, muhtemelen bir mabedin ya da kutsal sayilan bir baska seyin yakininda bulunan bir “tahkim agaci”ndan bahsedilir ki hakem bunun altinda yerini alarak kararini bildirirdi. . Gerçegi söyleyecegine dair yemin eden sahitlerin ve ayni zamanda, kimilerine kâ’if denilen ve bir hirsizi topraktaki ayak izinden taniyan bilirkisilerin tanikligina basvurulurdu. Batil inançlar da bu konuda önemli bir rol üstlenmislerdi: fal oklari (ezlâm), kus uçurtma (‘â’if), gaipten haber alma (hâtif) vs. gibi.
 Ister göçebe, ister yerlesik olsun, bir Arap için kabile ya da Sehir Devleti, asilsiz ve soyut bir düsünce degil, canli ve hayat dolu bir hakikat idi: O, bu yurda çözülmez ve ayrilmaz baglarla baglanmisti ve o bu yerlesim yerini cani pahasina savunmak için her an hazirdi; zira imtiyazlarini, sayginligini ve hattâ varligini ona borçlu idi. Kabile üyeleri için karsilikli yardimlasma kutsal ve içten gelen bir duygu idi.. Eger kabile reisi, bu gibi sapitmis kisilerin inatçi davranisi karsisinda kendini âciz hissediyorsa, bu durumda tek tarafli olarak kendisi ya da kabilenin büyükleri, bu insanlarin toplumdan uzaklastirilmasina karar veriyorlardi. Toplumdan uzaklastirilan kimseler genellikle uzak bölgelere göçüp, buralarda bir eman yeni bir tabiyete girme anlasmasi yaparak yeni bir hayata basliyorlardi.  Hilfu’l-Fudûl ve Hilfu’s-Silâh denilen sövalyelik teskilâtının  üyeleri, yabanci da olsalar Mekke’de zulme ugrayan kimselerin yardimina kosmaya ant içmislerdi Esnâk adli bir görev de vardı ki  Bu uygulama, ödenecek tazminat miktarinin belirlenmesi demek olup, bu isi tevarüs yoluyla gelen bir baskan üstlenmisti. o, sadece bilirkisi sifatiyla ödenmesi gereken tutari tespit ederdi. ortada suçlu oldugunu gösteren bir kanit olmaksizin bir cinayet islenmesi halinde, sanigin yakin akrabalari onun masum ve suçsuz olduguna yemin ederek, “eger yalan söylüyor ve yalan yere yemin ediyorlarsa, Allah’in lanetinin kendi üzerlerine olmasini” isterlerdi.Bu yemin, Kâ’be’nin Hatim denilen üstü açik kisminda yapilirdi.

 

 

          Mali Konular :Devletin halkına hizmet götürmek gibi bir görevi yoktu ölçü dışı vergi toplanamıyorduemniyet ve adaleti her asker kendisi sağlıyordu  dini ibadet masrafları gelen dini takdimlerden karşılanıyordu hac mevsinde alınan vergi mevcuttu öşür mekkelinin dışarı topraklarda verdiği kadardı.

 

        Yabancılarla münasebetler :bu günkü dış işleri bakanlığına benzer bir sistem söz konusuydu  10 kişilik hükmet şurası mekke şehrini her türlü konuda temsil ederlerdi  

 

        Yurtseverlik .mekkelilerde eksik değildi  Bedr savaşı sonrası Bütün halk dstek olarak büyük meblağlar getirdiler .

 

         İslami devirde devlet anlayıı ve tatbikati :

         Hz. Muhammed  imtiyazlara sahip olmadan domuştu  ailesinin tek imtiyazı ise zemzem kuyusu hizmeti idi  fakat bu şartlarda bile Resülullah asla maddi dünyevi iktidarı düşünmemişti .Krallığı sevmezdi  .Medineye yerleştiğinde devlet şehir kurmak üzere ilkk anayasa olarak tamınlanabilecek yazılı kurallar koydu .

 

          Kur’an-ı Kerimde devlet anlayışı : Mekkede hiçbir dönem krallık örülmemiştir bunnla beraber Kuran-ı Kerimde monarşilere atıf vardır anlatılan kıssalardan hukukçular kurallları çıkartmaktadırlar  .islam ferdi yaama ve toplumsal hayatı sürdürme konularında ısrarla durur  bir milletin yerini bir başka milletin almasından söz eder Peygamberin vazifelerinden söz eder

        

          Kur’anı Kerim de devletin tarihi : Adem peygaberden Nuh Nebiye kadar olan devrede devlek bahis olmuyor ,fena krallara atıflar yapılmıştır Musa Peygamberin ortak çalışacağı bir reis bir peygamber istemiş olduğu bahsi vardır.

 

          Seçimler ve temsil : Musa kıssasında cemaatin temsili ile ilgili delegeler seçildiği  bir nevi seçim yapıldığından söz edilmektedir kalabalık bir cemaat adına tam ve selahiyetli kişilerin halkın bütünü adına karar verme hakkına sahiptirler

 

         Maddi ve manevi iktidarların birbirinden ayrılması : İsrail oğlulları peygambere ve kumandan bir krala sahip olmaya kadar gittiler  .Bir krala sahip olan ile Peygambere sahip olan  farklı şeylerdir Hükümet şekli ve şartları halkın tercihine bağlıdır  Allah indinde devlet şekli veya rajimi tercih sebebi değildir ,harp zamanında askeri müdafa sulh zamanında  adaletin tevzii hüküdara has özelliklerdir .Kur’anı Kerim de kralların kötü tutumları sebebiyle  zulüm ve dehşet ile idare etmelerine karşı asla körü körüne itaat yoktur

 

        Muhammed  A.S. ‘ın kurduğu  Devlet ve hükümet :islam öncesi devletleri sözkonusu etmeden  Müslüman lar siyasi cemaatların nasıl idare  edeceklerini bildiren birçok ayet vardır .

        Hakimiyet : Hakimiyet yanlız Allah’ındır ve  insan ancak onun emanetinden mesul ve onun naibidir ,insan mülkün sahibi değildir .Peygamberi görevlendiren onu Rasülü yapan ve tekrar azledebilecek olan yalnız Allah tır ,teba ies peygambere yemin ile bağlıdır  maddi gelir bakımından Devlet üzerinde yönetici de ancak halktan biri kadar hakka sahiptir .Peygamber beşer olarak hata işlyebilir ve mahkeme huzuruna çıkabilir .

 

         Devlet iktidarına ve milli tenasüt :Biat yani uyma devlet iktidarına itaate götürür devlet başkanınıda tebasına karşı görevleri vardır bunu anlatmatk için onlarında aynı kanunlara tabi olduklarını hatırlatmak yeterlidir vasıflar sahip olan başkan olur ama üstünlük olmaz  Allah ‘ a karşı itaatsizllik  teşkil eden mevzularda  itaat olmaz

 

         İktidar süresi :  Muayyen müddetlerle sınırlı seçimler yapılmamıştır  devlet başkanları kaydı hayat şartıyla seçilmişlerdir başkan muktedir is tecrübesinden faydalanmak gerekir aciz ise azledilmelidir .

 

         Siyasi ahlak :  coğrafyay dayanan bir devlet mefumu kabul edilmiştir insanlar arasında aayrım yoktur aynı topraklarda yaşayanlar kan bağıyla değil orada yaşamayla birlik ümmet olurlar ,asil bir aile veya sınıfa mensip olmak önemli değildir  iradi seçimlere bırakılmıştır 

 

          Hükümet idaresi ve danışma :   veto konusu devlet başkanında saklı kalmak kaydıyla kararlar istişare yoluyla alınırdı rasulüllah dini olmayan konularda danışırdı ve iki kişini mutabık olduğu konuları desteklerdi namaza çağrı için en iyi vasıtayı bulabilmek için istişare yapılmıştı lüzumlu konularda müşavera yapılırdı ve kararlar çoğunlukta alınırdı  gayrimüsim teba ile de müşavere yapıldığı ve daha sonra anayasa metninin hazırlandığı onlarla savaş sırasında sulh anlaşmaları yaptığı olmuştur  gayrimüslimlerin Hulefai raşidin döneminde devlet hizmetinde çalıştıkları bilinmektedir gayrimüslimin vezir olarak bile görevlendirilebileceği konusunuda mutabakat vardır . Muhammed (AS) danışma  konusunda  hem kendi sahabesinin hem de Müslüman olmayan komşularının görüşlerini alarak onlarla bir durum değerlendirmesi yaptı. Ve hep birlikte, Enez’in  evinde toplanarak bir Şehir-Devleti oluşturulmasını kararlaştırdılar. Devletin anayasası bir sözleşme biçiminde kaleme alınarak tespit edildi. Bu anlaşma metninin günümüze kadar hiç değiştirilmeden korunduğunu sevinerek söyleyelim.Bu belge ilk İslam Devletinin anayasası olmasının yani sıra, ayni zamanda yer yüzünde bir devletin ortaya koymuş olduğu ilk yazılı anayasa olma özelliğine de sahiptir.

 

        Teşrii  faliyet :  Rasülülah , ya yüksek sesle bir şeyi bildiriyor , kendisi bizzat yapıyor ,sahabilerin bir şey yaptığını görüp susuyordu ,insan hayatı ile ilgili manevi ibadetle içtimai diğer bütün cepheler  tek bir kanun tarafından nizamlanmıştır .belli bir konuda verilen emir onun üzeri tarafından veya bizzet kendisi tarafından değiştirilebilirdi. Kur’anın belirli bir konuda hüküm getirmediği durumlarda veya hadislerde bulunmayan konularda kıyaslamalar ile kararlar verilir Kar’an da olan veya hakkında hardis olan konular değinilmezidi islam hukuku konusunda Hz Mumammed in almış oldu ve uyguladığı kararlar hukuk sistemideki her türlü çözülmeye ve bozulmaya karşı önleyecek niteliktedir  vae onun canlılık ve bütünlüğünü teminat altına almıştır  

 

           Devletler Hukuku : İslam devletinin bütün siyasetini esası sadece Allah’ın hükümranlığı ve nizamı ilahisini yer yüzünde tesis etmektir devlet uygun çarelere başvurarak çok tanrıcılığı ve Allah’ sızlığı ortadan kaldırmaya uğraşır  ve Allah indinde aşikar olan ona mutklak teslimiyettir .Gayri müslim bir memlekette Dini müsamaha bulunmazsa bu durumu düzeltmek için yapılan bütün teşebbüsler netice vermemiş ise silahlı kuvvet kullanmak suretiyle hürriyetin elde edilmesine islamiyet müsade etmiştir.

 

         İktidarın geçişi ( Hilafet meselesi ) Rasulüllah ın Bu meselede hiçi bir sarih emri ve nasihatı bulunmadığı iktidarı belirlemek için en uygun tarzın tesbiti hususunda cemaatin hürriyet ve hak sahibi olduğunu  ve sahabenin bu bu şekilde harek ettiği teyid edilmiştir Müslümanın beşer hayatındaki Siyasi hayat ,dini hayat ,manevi hayat  ayrımlarından dünyevi hayatı ve dini hayatı birleştirerek bir başkana bu konuda yetki verdikleri ve manevi ruhani hayatı bu konudaki yetişmiş güvendiklerine bıraktıkları belirtilmiştir                                  

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !