SELÇUKLULARIN DİN POLİTİKASI

SELÇUKLULARIN DİN POLİTİKASI

GiRİŞ Hazar denizi ile Aral gölü arasındaki bozkırlarda yaşayan Selçuklular, Oğuz Türkleri’nin Kınık boyunun önde gelenlerindendir. Onuncu yüzyılda Müslüman oldular ve Islam hakimiyetinde bulunan Maveraünnehir’e oradan Horasan’a girdiler. Gaznelilere karşı kazandıkları Dandanakan zaferinin (431/1040) akabinde Tuğrul Bey, Nişabur’da ‘sultan’ ilan edildi. Sünni olması Sultan Tuğrul Beye, Şii-Büveyh iktidarına karşı Abbas halifesi ile işbirliği kurma imkanı sağladı. Halifeyi Şiilerin boyunduruğundan kurtarması ve Sünni siyaset gütmesi kısa sürede Sünni dünyanın sempatisini kazanmasına vesile oldu. Öte yandan Alparslan ‘ın, Malazgirt ‘te Bizans ordularını yenilgiye uğratması (463/1071), Islam dünyasında Selçuklular’a göz alıcı bir prestij kazandırdı. Sultan Tuğrul zamanında göçebe anlayış terk edilerek Sasani-İslam modeline uygun, hiyerarşiye dayalı bir devlet düzenine geçildi. Bürokrasisi daha çok İranlılara dayanmakla birlikte, özellikle ordu, ağırlıklı olarak Oğuzlar/Türkmenler’den oluşturuldu. Sultan Alparslan ve Melikşah dönemleri, kudretli ve bilge vezir Nizamülmülk’ün de katkılarıyla Selçuklular, her bakımdan büyük bir güce ulaştılar. Bundan dolayı özellikle bu iki sultan dönemine ‘azamet devri’ denildi. Melikşah dönemi (465/1072-485/1092) devletin en geniş sınırlara sahip olduğu bir zaman dilimi şeklinde bilinmekle birlikte özellikle İsmaili-Batini tehlike ile en çok uğraşılan bir dönem olarak da tarihe geçti. Sultanın ve Halifenin desteği ile Nizamülmülk tarafından kurulan medreselerle bu akıma karşı fikri mücadele yürütülürken, Batıni faaliyetlerin merkezi konumunda olan Alamut kalesinin tesirsiz hale getirilmesi için gerekli askeri tedbirler alındı. Bütün bunlara rağmen nihai bir başarı elde edilemedi, Batıni dailerce Nizamülmülk’ün öldürülmesi (485/1092) ve aynı yıl Melikşah’ın ölmesi, bu planları sekteye uğrattı. Melikşah’tan sonra meydana gelen taht kavgalarının bıraktığı boşlukta iyice güçlenen Batınilerle, Selçuklular’ın son hükümdarı Sultan Sencer, saldırmazlık anlaşması yapmak zorunda kaldı. Hayvan sürüleriyle birlikte göçebe hayatı süren ve geçtiği yerleri talan eden Oğuzlar, menfaatleri zedelendiği için Sultan Sencer’i devirip tutsak aldılar. Tutsaklıktan kurtulduktan sonra her ne kadar eski beylerin bir kısmı etrafında toplanmış idiyse de, artık o, hem hazinesini hem de eski kudretini kaybetmiş bir sultandı. 552/1157 Nisan ayında 72 yaşındayken kendisi ebediyete, Büyük Selçuklu İmparatorluğu da tarihe intikal etti.’
SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE DİN VE MEZHEPLER

Dinler Selçuklular’ın hakim olduğu bölgelerde genellikle üç ilahi dinin mensupları bir arada yaşıyorlardı. İmparatorluk genelinde Müslümanlar çoğunlukta olmakla birlikte, Hıristiyanlar Ermeniler, Gürcüler, Abhazalar ve Süryaniler’in yanı sıra Anadolu ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde Hıristiyanların önemli doğu kiliseleri Yakubiyye, Nasturiyye ve Melkaiyye (Melkitlik) mezhepleri bulunmaktadır. Bu yıllarda Batı Hıristiyanlığı (446/1054) Roma merkezli Katoliklik, İstanbul merkezli Ortadoksluk adlarıyla ikiye bölündü.Yahudiler imar ve ticaret alanında etkinlik gösteriyorlardı. 0 dönemde Isfahan, Hernedan, Semerkant ve Rey gibi şehirlerde Yahudi nüfusun bulunduğu, hatta Isfahan’ın bir bölgesinin ‘Yahudi Isfahan’ diye isimlendirildiği zikredilmektedir. Bağdat’ta Yahudi tüccarlarının, uğradıkları haksızlıkları ve ayrımcılığı doğrudan sultana kadar götürebilmekteydiler Orta-Asya’da kurulan Türk devletlerinin, hakimiyeti altında yaşayan Şaman, Budist, Manihaist, Hıristiyan, Müslüman ve Yahudileri birlik ve ahenk içerisinde idare etme ve onlara karşı dinlerinden kaynaklanan bir ayrımcılığa gitmeme politikaları Selçuklular devrinde de devam etmiş, hatta bu uygulama Islam dininin hoşgörüsüyle pekişerek devletin bünyesindeki farklı din ve mezhep mensupları eşit haklara sahip olabilmiştir. Melikşah döneminde Selçuklu ordusunda 7000 Ermeni askerinin bulunması devletin gayr-ı müslimleri bir tehlike saymadığını göstermesi bakımından önemlidir. Bizans’ın mezhep farkını bahane ederek kendi dindaşlarına yönelik ‘baskıcı din politikası bu dönemdedir. Selçuklular’ın hoşgörülü tavırlarını gördüklerinde onları kendileri ve dinleri için kurtarıcı kabul etmişlerdir.’° Nitekim, Ermeni tarihçi Urfalı Mateos, Melikşah’ın ölümü üzerine “Herkesin babası ve bütün insanlara karşı merhametli ve hüsn-i niyet sahibi bir zat olan büyük sultan Melikşah öldü” ifadesini kullanmıştır. Aynı müellifin Azerbaycan valisi ve Melikşah’ın oğlu Ismail hakkında, Ermenileri ve manastırlarını saldırılara karşı korumasından sitayişle bahsetmiştir.

Islam Mezhepleri Selçuklular’ın batı tarafı olan Irak ve Suriye kesiminde Sünni mezheplerden Hanefi, Şafi ve Hanbeli mezhepleri ortak etkinlik göstermekle birlikte, doğu kesiminde Hanefilik daha ağırlıklı bir yer işgal etmektedir. Mavernünnehir ve Horasan bölgesinin ağırlıklı olarak Sünni olmasına karşın, Kum, Kşn, Ave, Save ve Rey şehirleri çoğunluk itibariyle Şiilerden oluşuyordu. Irak’ın çoğunluğu Şi mezhebi etkisindedir. Nişabur’un çoğunluğunu Hanefi ve Şafiler oluşturuyordu. Yemen’e Zeydiyye Şiası, Mısır ve Şam bölgesine Fatımlerin temsil ettiği Ismaili-Batıniler hakim olmakla birlikte bu bölgelerde yoğun bir Sünni nüfus da bulunmaktaydı. Türk bölgelerinde, sufilik karışımı bir Hanefilik göze çarpmaktadır. Türkmenler kendilerine karışık ve sıkıntılı gelen fakihlerin vaazlarından çok, eski “kam” ve “ozan”ları andıran sufi önderlerine itibar etmişlerdir. Bu devrin en önemli önderi, Şeyh Yusuf Hemedaniden (ö. 535/1141) ders almış olan Hoca Ahmed Yesevidir (ö.562/1 167). Onun, Yesi’de kurduğu tarikat zamanla Anadolu’yu da içine alan bir etki alanına sahip olmuştur. Özellikle Selçuklu sultanlarının sufilere itibar göstermesi, bu akımın yaygınlık ve itibar kazanmasında çok etkili olmuştur. Selçukluların Harezm bölgesine Mu’tezile’nin hakim olduğu görülür. Mutedil Şiiler, Selçuklu idaresinde rahatsız edilmemiş hatta korunmuşlardır. Bu dönemde Şiilerce kutsal kabul edilen imamlar için türbeler inşa olunduğu gibi, zaviyeler ve medreseler kurulmuş, Şii alim ve seyyitlere ihsanlarda bulunulmuş, merkezleri olan Kum ve Kşn şehirlerinde başta dini yapılar olmak üzere bir çok imar faaliyeti gerçekleştirilmiştir. Her ne kadar Selçuklular İslamiyetin mezhep bakımından yeknesak temsili hususuna önem vermiş ve Sünniliğin bayraktarlığını yapmışlarsada tedhişe ve bozgunculuğa teşebbüs etmedikçe bidatçı olsun Sünni olsun bütün mezheplere karşı hoşgörülü olmuşlardır.

SELÇUKLULARDA DİN VE MEZHEP ÇATIŞMALARI

1. Sünni-Şii Çatışması Şii-Sünni ve Sünni mezhepler arasında da sürtüşmeler olmuştur. H. 322-454 (934-1062) yılları arasında hüküm sürmüş olan Büveyhler, güttükleri Şii politika ile Sünnlerin tepkisini çekmişler, Bağdat’ı işgal edip halifeyi baskı altında tutmaları dolayısıyla da Halife çevresince sevilmemişlerdir. Bu da, kimi zaman Sünnlerle Şiilerin birbirleriyle çatışmalarına zemin hazırlamış, Bağdat ve bir çok yerde çatışmalar yaşanmışr. 1048-1058 tarihleri arasında Bağdat’ta, Rafizlerden batı İran ve Irak’ı kurtaran sünni itikad sahibi Tuğrul Bey’in “sultan”lığını kabul eden halife, Şii probleminden kurtulmak için ondan yardım istemiş, bunun üzerine Sultan Tuğrul Bağdat’a girmiş, Büveyhi oğullarının iktidarına son vermiş, aldığı güvenlik tedbirleri ile Şii tehdidini büyük ölçüde kırmıştır. Böylelikle hilafet merkezi, tekrar Sünni iktidar günlerine kavuştuğu gibi Şii büveyhiler bir süre sonra tarih sahnesinden çekilmişlerdir. ikinci bir Şii mezhep ise Batıni-Ismaililiktir.

2. Sünni Mezhepler Arası Çatışmalar Bağdat’ta yoğun bir şekilde yaşanıyordu. Henüz Selçukluların din ve siyaset politikasının tam oluşmadığı ve oturmadığı ilk zamanlarda Hanefi mezhebine mensup Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, fanatik Hanefi mezhebi taraftarı olan veziri Amdü’l-Mülk el-Kundlrinin gayretkeşliği ve teşvikiyle, Rafızlerle birlikte Sünni mezheplerden Şafi ve Eş’arilere de minberlerden lanet okutmaya başlatmıştır. Uygulama Eş’arilerin camilerde ders ve vaazlarının engellenmesi ve resmi görevlerine son verilmesi noktasına vardırılmıştır. Bu uygulamadan Sünni olan Eş’ar ve Şafiler son derece muzdarip olmuş, ünlü kelamcı ve Gazz’nin hocası Cüveyn (478/1085) ve Kuşeyr gibi ileri gelen alimler bölgeden göç ederek daha güvenli buldukları Mekke ve Medine’ye yerleşmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu durum Nizamülmülk’ün vezirliğine kadar devam etmiştir. Şiddete dönüşen ve neticede kan dökülmesine kadar varan mezhep mücadeleleri özellikle Eş’ari/Şafiler ile Hanbeller arasında cereyan etmiştir. Nasr el-Kuşeyr, Bağdat Nizamiye Medresesi’ni ziyareti esnasında (467/1075) Hanbeliler aleyhinde konuşmuş, bunun üzerine Hanbeliler ayaklanmış ve çıkan olaylarda yirmi kişi ölmüştür. Olay, camiler ve sokaklar ve zamanın üniversitesi durumundaki Nizamiye’ye sıçramış, medresede görevli bulunan Ebu Ishk eş-Şirz (ö. 476/1083), Nizamülmülk’e mektup yazarak şikayette bulunmuştur. Selçuklu siyaset ve din politikasının mimarı konumunda bulunan Nizamülmülk ılımlı siyaseti gereği, olayları yatıştırmak için müsebbibi Ebü’l-Ksım el-Kuşeyriyi Horasan’a davet etmek suretiyle ortamın sakinleşmesini sağlamaya çalışmıştır. Sultan Sencer döneminde ise Nişabur’da Şafiler ve Hanefiler arasında çatışma meydana gelmiş, alimlerin araya girmesi ile kuvvet kullanmadan olay önlenmiştir.

SELÇUKLULAR VE BATINİLİK

Batınilik, bütün İslam dünyasını yıllarca meşgul etmiş, estirdiği terör faaliyeti ile bir çok insana zarar vermiş bir mezheptir. Selçuklular döneminde devleti en çok meşgul eden Batıniler, hem siyasi hem de dini ve fikri son derece yoğun faaliyet içerisinde olmuşlar ve Selçukluların din politikasının belirlenmesinde, dikkate alınan grup özelliği kazanmışlardır. Selçukluların Sünnliği desteklemesinde belki de baş neden Ismaili-Batıni cereyanına karşı bir refleks olduğu da söylenebilir. Batınilik mezhebinin menşei ve ortaya çıkışı konusunda farklı fikirler bulunmakla birlikte mezhepler tarihi araştırmacıları umumiyetle bu fikrin Islam dünyasında ortaya çıkışını III.(IX.) yüzyılın başlangıcı olarak gösterirler.39 Çıkışında Emevi idarecilerinin ırkçı politikalar ının etkisi de oldukça yüksektir. Zamanla gelişen ve taraftarlarının artmasıyla güçlenen Batıniler, Bahreyn’de Karmatiler (281/894-361/972), Mısır’da ise Fatımler (297/909-567/1171) devletlerini kurmuşlardır. Özellikle Fatımler etkili ve yayılmacı politikaları sayesinde kısa sürede bütün Kuzey Afrika, Suriye, Filistin ve Arap yarımadasının ekseriyetini hakimiyetleri altına almışlardır. Oluşturdukları güçlü donanma sebebiyle “donanma devleti” ünvanı ile anılmışlar, bu sayede Sicilya’yı ele geçirmekle kalmayıp, denizden Bizans’ı tehdit eder konuma gelmişler, ayrıca büyük ticaret filoları sayesinde bütün Akdeniz limanlarıyla irtibat kurmayı başarmışlardır. Fatımi halifesi el-Mustasır’ın ölümü üzerine oğulları Nizar ve el-Mustali’nin taraftarları Nizarler ve Mustaliler olarak ikiye bölündüler. Bunlardan daha aktif ve aşırı olanları Suriye ve Iran Mustalilerini diğer bir ifade ile sünnlerin “Haşşaşin” dedikleri grubu oluşturdu. Iran’daki grubun başına geçen Hasan Sabbah, Alamut kalesini alarak (482/1090) siyasi ve ideolojik faaliyetlere girişti ve Selçuklu topraklarında terör estirmeye başladı. Devlet büyüklerine yönelik suikastlar düzenledi, başta Nizamülmülk olmak üzere ileri gelen bir çok insanı katletti. Selçuklular Batınilere yönelik bir çok askeri operasyon düzenledi. Melikşah’ın Hasan Sabah’ın üzerine gönderdiği ilk ordu dağıldı. Nizamülmülk’ün Alamut kalesini muhasarası, kendisinin Batınilerce suikast sonucu öldürülmesi, aynı yıl Sultan Melikşah’ın da şaibeli bir şekilde ölmesi (485/1092) üzerine kaldırıldı. Muhammed Tapar’ın muhasarası yine onun ölümü (511/1118) üzerine kaldırıldı. Olayların bu şekilde kendi lehine gelişmesi ile güçlenen Hasan Sabbah, tedhiş faaliyetini artırarak sürdürdü. Onun ölümü (518/1124) ile örgüt moral bakımdan önemli bir darbe almışsa da varlığını Hülgu’nun Iran’ı ele geçirmesi ve Alamut kalesini almasına kadar devam ettirmeyi başardı. Batıniler, Müslüman çoğunluğun benimsemediği, fikirleri halka telkin ederek siyasi ve ideolojik faaliyet yürüttüler ve başka Selçuklular olmak üzere Sünni devlet yöneticileri tarafından tehlikeli görüldüler.

SÜNNİ BİRLİĞİ OLUŞTURMA POLİTİKASI

Tuğrul Bey’in sultanlığını ilan etmesinden sonra önlerindeki temel engeller Imamiye Şilerinin kurduğu Büveyhoğulları, Batıni-Fatımler ve Hıristiyan Bizans devleti idi. Bu engeller askeri faaliyet ve tedbirlerle aşılabilecek olmasına karşın, Şiiliğin hem devlete hem de mensubu bulundukları Sünni mezhebe yönelik fiili ve fikri saldırılarının bertaraf edilmesi için sosyal ve siyasal bir takım ek tedbirlere ihtiyaç vardı. Nitekim, askeri tedbirlerle Büveyhoğulları bertaraf edildi, Fatimler Mısır’a çekildi ve Bizans Anadolu’dan büyük ölçüde çıkarıldı. Ancak bu sırada Fatımler’in desteğini alan Hasan Sabbah adlı fedai, ezilen Şii duygusallığını da çok iyi kullanarak kısa zamanda devlet için birinci iç tehdit ve tehlike durumuna geldi. Bu durum, devletin bekasının ve güvenliğinin sağlanması için çoğunluğun mensup olduğu “Sünnlik”in desteklenmesini zaruri kılıyordu. Fatimlere Doğu’dan el çektiren Selçuklular’ın başarısı, tabiatiyle Islam dünyasını Sünnilik bayrağı altında birleştirmeyi erek edinmişlerdi. Nitekim, Selçuklular snileri kabul ederlerdi. Selçuklu Devleti, ezici çoğunluğa sahip Sünni topluluğa dayanması sayesinde bölgenin en güçlü devleti haline geldi. sultanlar büyük bir saygı ve itibara kavuştu, devletin bekası da bu yolla garantiye alınmış oldu. Selçuklular’ın politika yadırganacak bir durum değildir. Zira. Selçuklulara çağdaş olan devletlerin her biri, ya bir dini ya da bir mezhebi kendisine ideoloji yapmış durumdadır. Kaldı ki, bu politikaya rağmen Selçuklular, Bizans’ın yaptığı gibi, hiç bir zaman diğer din ve mezhep mensuplarına dini baskı politikası gütmemişler, aksine hoşgörü ortamı oluşturmaya çalışmışlardır. Selçuklular’ın Sünniliğin zaferi için ortaya koydukları bu çaba, “Sünni birliği oluşturma politikası”na dönüşmüştür. her devlet, bir dini ya da bir mezhebi kendisine ‘ideoloji’ olarak seçtiğinden, Selçuklular da kendi şartlarına uygun özellikleri taşıması dolayısıyla Sünnliği bir ‘doktrin’ olarak benimsemişler ve hedef olarak da ‘Sünni birliği oluşturma’yı seçmişlerdir. Nizamülmülk, bu amaç doğrultusunda devleti ve devlet organlarını yapılandırma yoluna gitmiştir. Bunu gerçekleştirirken Sasani geleneğinden, halifelik uygulamasından, Gazneliler’in tecrübelerinden ve bürokratik yapılarından istifade etmiştir. Bu tür yeniliklere ve inşa çabalarına Tuğrul Bey’den itibaren bütün Selçuklu sultanlarının açık olması, devletin büyük imparatorluğa yakışır şekilde yapılandırılması çalışmasında Nizamülmülk’e büyük kolaylık sağlamıştır. Sultanlar, sadece Nizamülmülk’e kolaylık sağlamakla yetinmeyip, bu tür işlerin sürdürülmesi için onu teşvik etmişler ve gerektiği yerde yönlendirmede bulunmuşlardır. Zaten devletin kısa sürede büyümesinin ve bütün iç ve dış tehdit ve tehlikelere maruz kalmasına rağmen bölgedeki diğer devletlere nispeten daha istikrarlı bir yapıya sahip olmasının başka bir izahı olamaz. Nizamülmülk, yeniden yapılandırma projesi çerçevesinde ve sünni doktrin doğrultusunda bürokrasiyi tanzim etmiş, vakıf müesseselerinin devletin müdahalesinin dışında tutulmasıyla, bunlardan sağlanacak mali destekle Sünni doktrinin karşıt görüşlere karşı müdafaası, yaygınlaştırılması ve kuvvetlenmesi için medrese inşasına büyük bir kaynak sağlamıştır. Nizamiye medreselerini kurmuştur. Kurulan medreseler, gelişmiş ve yeterli bürokrasinin oluşması için bir kaynak olmuştur. Devletin etkinliğini kırmaya ve toplum huzurunu bozmaya yönelik Şii propagandaya karşı Sünniliği savunacak eleman yetiştirilmesi fonksiyonunu da ifa edecek önemli bir yapı olarak görülmüştür. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu medreseler devletin bekasının teminatı sayılmıştır. Bu Sünnilik çerçeveli yeknesaklığın ve mütecanisliğin sürdürülebilmesi için Sünni mezhepler arasındaki denge gözetilmiş, Şafiliği ve Eş’arliği desteklemek için Bağdat’ta kurulan Nizamiye medresesinin yanı sıra Ebu Hanife’nin kabri üzerine bir türbe ve yanına Hanefi mezhebi mensupları için bir medrese inşa edilmiştir. Eğitimdeki medreseleşme çabasının meyvesi daha Melikşah hayatta iken alınmaya başlanmıştır. Gelişen ve değişen şartlara göre hukuki alanda yeni düzenlemeler gerektiğini gören Melikşah, yetişmiş hukukçuları (Islam fakihlerini) toplayarak kendisine “Selçuklular’ın Kanunisi” ünvanını kazandıran yeni kanunlar ve hukuki düzenlemeler yaptırmıştır

SONUÇ Kendilerine yeni bir yurt edinme arayışı içerisinde bozkırlardan kopup Horasan’a gelen Oğuzları, şartlar bambaşka bir serüvene sürükledi. Gaznelilerin çözülmesi onları bölgede çekim merkezi haline getirdi. Dandanakan’da kazandıkları zafer devlete giden yolu açarken, Sünnilik avantajını kullanarak halife ile kurdukları koalisyon kolayca Ortadoğu’ya inmelerini sağladı. Büveyhileri ortadan kaldırmaları ve Malazgirt’te Bizans’a ağır bir darbe indirmeleri, onları, bölgenin geçici değil kalıcı sahipleri konumuna getirdi. Bölge halkına yönelik adil bir yönetim sergileyerek, gayr-i müslim ahlinin ve mutedil Ehl-i Sünnet dışı mezheplerin de hoşnutluğunu temin ettiler. Sünni birliğin oluşturulması ile birlik ve bütünlüğü sağlamak ve aynı zamanda yayılmacı ve müfrit Batıni-Ismaili propagandaya karşı fikri mücadele zemini oluşturmak hususunda önemli başarılar kaydettiler. Bunu da askeri tedbirlerin yanı sıra uyguladıkları ciddi ve kararlı eğitim politikası ile gerçekleştirdiler. medreseler ve buralarda yetiştirilen Gazali gibi bilginlere, bu politika doğrultusunda eserler telif ettirmek suretiyle, hem halkı aydınlattılar hem de Batıni propagandanın önünü kestiler.
Öte yandan Selçukluların bu politikasını, salt dini değil, bölgenin ve zamanın konjonktürüne uygun siyasi bir tavır alış olarak görmek gerekir. Nitekim bu politika, Büyük Selçuklu Devleti ile sınırlı kalmamış, etkisi yüzyıllarca sürmüştür. Ozellikle Atabekler’de ve Osmanlılar’da bu politikanın derin ve kalıcı izlerini bulmak mümkündü

(Makaleden Özetlenerek  Alıntı Yapılmıştır ) Müellifine  Teşekkürler

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !